Sayfalar

28 Şubat 2013 Perşembe

Semih'in kahve daveti : )

Bazen, başkaları için çok basit gözüken şeyler bana kendimi iyi hissettirir. Anlık çöküşlerimde ufak bir dokunuş mutlu eder beni. Kimisinin dönüp bakmayacağı detaylar çarptırır kalbimi. İşte anlık çöküşlerimde karşıma çıkar böyle anlar. Ve ben böyle anların bana nasip olduğu için şükrediyorum...

Dün davetiyeye ne yazılır? başlığında içimi döktüğümde Sibel'in  "gülümsüyorsan yeter bana, hiiiiiç bişii demene gerek yok!" ile bitirdiğimiz mailleşmenin eseri bunlar. Ne kadar teşekkür etsem az sana.
Semih bayıldı, "bunları sana bir teyze yaptı, nasıl teşekkür etmek istersin" diye sorduğumda, "belki bir kahve içeriz hep beraber" diye yapıştırdı benim cücem boyuna posuna bakmadan: )


Akşam da grip olmanın verdiği huzursuzlukla uyku tutmayınca Semih'in arkadaşlarına hediye hazırlamaya koyuldum. Aldığım oyuncakları kese kağıdı çantalarına koydum. Çantaların üstüne de "happy birthday" kaşesi bastım: ) Evet evet o kaşeyi yaptırdım: ) Üzerine de tek damla şeklinde mavi boncuk stickerı yapıştırdım... En son halini fotoğraflamamışım ama siz hayal edin: )


Umarım oğlumun şansı, bahtı, yolu hep açık olur. İyi insanlarla karşılaşır. Elindekilerin, karşısındakilerin  yanındakilerin değerini bilir.

27 Şubat 2013 Çarşamba

Davetiyeye ne yazılır?

Pazartesi oğlumun doğum günü. Kreşte kutlamak için arkadaşlarına doğum günü davetiyesi hazırlıyorum. 
Fakat içine ne yazacağımı bulamıyorum. Ne yazılır? Her aklıma gelen sanki havada asılı kalıyor? Oturmuyor? Bu kadar basit bir şeyi mi dert edindin? Yaz gitsin birşeyler. Tek derdin bu mu derseniz?

Yok aslında tasalandığım, dellendiğim, yetemediğim, yetemedikçe kendimi hırpaladığım ve en yakınımdakine sıksık hırçınlaştığım çokça şeyim var... 

Son günlerde kendimi çokca yetersiz hissediyorum, eksik kadın hissiyatı mevcut bende. Nereden tutsam kendi kendimin elinde kalıyorum.




Sanki bana sunulanların şükründe de eksikliğim var. Sanki yeterince şükür edemiyorum! 

Evime yetememe hali mevcut. Misal evden sabahları çıkarken evin dağınık oluyor olması tüm günümü berbat edebiliyor. Aklım evde kalıyor. 
Sanırım bunda "evden çıkarken mutlaka evini topla, eve nasıl döneceğimiz belli olmaz" diye senelerce kafama bunu empoze eden annemin payı büyük. 
Çamaşırlıkta kuruyan çamaşırlar ütü için üç beş gün bekleyince sağdan sağdan geliyorlar bana. Onu yapsan diğerine vakit kalmıyor.
Hani diyorum ki çalışıyorsun, iki çocukla çok zor, bilen bilir ama kabullenememek ayrı bir durum! 

Anlayacağınız geldiler son günlerde bana! Sonra yaklaşık son birkaç aydır iş çıkışı anneme gidip orda yiyip içiyor olmak da ayrı rahatsız ediyor beni. Ohh ne rahat yemek yapma derdin yok diyecek olanlara söyleyeyim. Evim otelden farksız! Sadece yatmak için gidiyor olmak evin yaşanmışlığını alıp götürüyor aslında. Ne eviniz oluyor nede eviniz olmaktan çıkıyor yaşadığınız yer!...

Sonra çocuklar devamlı hasta oluyor. Biraz toparlanıyorlar, sonra yine burun akıntısı, öksürük, bir türlü iyi edememin rahatsızlığı. İyi bakamıyor muyum endişesi?

İşte anlıyorum ki ben bu hallerde iken gitmem lazım, görmediğim bilmediğim yerlere gitmem lazım! Yoksa bendeki haller hal değil. Yola yazılmalar yakın olsun bize...



İşte tek derdim aslında Semih'in doğum günü davetiyesine ne yazacağım değil! 

Ama şu an bunu bulmam lazım! Sizce davetiyeye ne yazılır? 

"4 Mart Pazartesi doğum günüme beklerim" 
olur mu?

25 Şubat 2013 Pazartesi

Sadece çocuk onlar, sonrasına sonra bakarız!...

Bunları yazmak istemezdim demeyeceğim, isteyerek yazıyorum şaşkınlığımı/üzüntümü...


Zamane anneleri bir tuhaf. Hakikatten tuhaf..

Yada benim gibiler tuhaf karşı taraftakileri anlamıyor da olabiliriz:)

Oğlumun kreşten bir arkadaşının annesi aradı geçen gün beni. ..Kızını Semih'in gittiği müzik kursuna göndermek istediğini söyledi...
Telefonunu istedi falan filan. Neyse buraya kadar da normal. İnsan çocuğunu bir sanat dalına, bir müzik aletine yada bir spor dalına yönlendirmek isteyebilir, çocuğu da zevk alıyorsa bundan hiç problem yok bence.

Konuşma gidişatı ise bana göre içler acısı. Üzüldüm kızına. Hem de çok... 

"Biz gitmiyoruz müzik kursuna, çok uzak orası, çocukların yollarda daha bu yaşta telef olmasını istemediğimden götürmüyorum" dedim. Belki 4 yaşını bitirdiğinde yüzmeye/evimizin karşısında havuz/ götüreceğimi, şimdilik de bunun yeteceğini söyledim. Hay demez olaydım...

Kendisi kızına kreş de bale dersi aldırdığını söyledi. Ve sınıflarında bir tek bu kız alıyormuş bale dersini. Çünkü 4 yaş sınıfına bale dersi verilmiyor, sanırım yeterli istek olmadığı için. Bu kızcağız da uyku saatinde uyumuyormuş ve üst yaş sınıflar ile bale dersi alıyormuş. Bana tuhaf gelen yanı bu işte. Nasıl uykusundan edebilir ki bir anne evladını, tam da büyüme çağında iken!  "Uykusuz kalmıyor mu?" diye sordum, akşamları biraz erken uyuyor dedi. Zaten tüm gün anneden babadan yoksun zaman geçiren çocuğu bir de akşam erkenden uyutup onsuz zaman geçirmeyi düşünmek bile beni deli etmeye yetiyor. Ben sabahın 8/9 unda kreşe gitmek zorunda kaldığı için çocuklarıma üzülürken!...


Neyse bir de bu müzik kursuna götürecekmiş, hafta sonları. E yüzmeye de gidiyormuş zaten hafta sonları. Hafta içi de bütün gün kreşte. Satranç kursu araştırıyormuş bir yandan da... 
İşte üzüntümün tek nedeni bu. Bu çocuklardan ne bekliyoruz, Einstein zekası mı hayal ediyoruz? Sanırım bu yaştaki çocukları yollarda, dışarda oradan buraya sürükleyerek ne elde edeceğiz?

Ben bu tip annelere kim kızarsa kızsın ama "arızalı anne" diyorum. Başka açıklaması yok. Hırslarını, kendi zevklerini, kendi sosyal çevre tatminlerini çocukları üzerinden elde etmeye çaba sarf eden arızalı anneler bunlar.
Bir anne nasıl bu kadar "herşeyden de yapsın" "aman bundan da geri kalmasın" hırsı ile çocuğunu hırpalar anlayamıyorum...

Henüz 4 yaşındalar, daha bitirmediler bile! Oyun çağındalar bunlar. Bebeklikten yeni çıkmış çocuklar. Hani bu kadar yüklenmek nedir anlamış değilim. 


Bu düşüncedeki insanlar; inanın çocuğunuz ile akşamları beş dakika fazla zaman geçirseniz daha mutlu olur o çocuklar. İlla aman aman bir şey yapmaya gerek de yok, kucak kucağa bir çizgi film izleyin, nossa nossa eşliğinde dans edin: ), bir hikayeyi okuyun, bir kek yapın miss gibi koksun eviniz, iki çizik atın sayfalara, renk renk boyayın kitapları, yeter o sıcaklığı hissetmek için. 

Her branşı henüz 4 yaşını bitirmemiş yada yeni bitirmiş çocukların üzerinde denemek pek mantıklı gelmiyor bana. Herşeyin sırası zamanı olmalı. Yada tamamen yanlış düşünüyorum!...

5 / 6 yaş sınıfında alsa bale dersini yada branş derslerini ne olacak? Çok mu geç bu yaş bale için? Bilmediğimden atıp tutuyor da olabilirim şu an ama hadi en fazla almasa ne olacak?
Kreşte ingilizce ders saatlerinin yetersizliğinden şikayet eden de bu veliydi. Kızı ingilizce öğrenemiyormuş yeteri kadar!...

Ben evet belki zorunluluktan gönderiyorum şu an kreşe ama bana göre kreş yaşında bile değillerken, bu kadar sorumluluk yüklemek ağır değil mi bu çocuklara. 
Sadece oyun oynayıp mutlu olsalar olmaz mı?
Hiçbirşey yapmasa da olur bu yaşta...


Sadece çocuk onlar, sonrasına sonra bakarız!...



Bunları yazarken aklıma bu çizim geldi. Ve kadının yerine hırs küpü olmuş annelerin çocuklarını, yapılan işlerin yerine de branş derslerini koydum ve düşündüm.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Çatı katı aşıkları...

Çatı katı aşıkları, geçenlerde yaptığım İstanbul-Merzifon arası, yalnız, mutlu ve umutlu otobüsyolculuğunda eşlik etti bana. Yol arkadaşım oldu, ondan iyi yol arkadaşı seçemezmişim gibi geldi sayfaları çevirdikçe. 
Yanımda ve önümde oturan iki genç linç edercesine İstanbul'u sövmelerine aldırmadan sanki gözlerim kapalı okudum. Hatta kitapta İstanbul ile ilgili geçen güzel birkaç satırı yanımdaki genç kıza okuttum ki, pek anlamadı. Sadece yavan bir hmmm çekti ve çekiştirmeye devam ettiler İstanbul'u...

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve sevdim ben. 
Mercan, Laden ve Süreyya hanımın geçmişle ve bugünle hesaplaşmaları. Arada sıkıştırılmış yeşil elbiseli kadının özlemi ve ekmekli öyküsü...



Zaten oldum olası içinde sevdiğim şairlerin, yazarların, kitapların isimleri geçen kitapları ayrı bir severim. 
Bu kitapta farklı birşey oldu. "Murat'a hangi kitabı bırakmıştın?" kısmına geldiğimde gözlerimi kapattım ve ben olsam hangi kitabı verirdim diye düşündüm. Çok da uzun kalmadı gözlerim kapalı ve tek aklıma gelen Turgut Uyar olmuştu. Tabii ki "kayayı delen İncir" değildi aklımdan geçen... "Dün Yok mu'ydu" tek aklıma gelen o anda. Belki Süreyya'nın Murat ile ilişkisinden, Murat'ın davranışından aklıma gelen buydu! 
"Dün yok mu"

Sonra gözlerimi tekrar kapattım çünkü Yeditepe İstanbul'un bir sahnesi canlandı aklımda : ) 
Çok severdim o diziyi. Yusuf bir seyyar kitap satıcısından almıştı, adam kaçarken yardım etmişti kitapçıya Yusuf, kitapçı da bir kitap almasını söylemişti, o da "kayayı delen İncir"i almıştı. Sonra Olcay'a okumuştu, "Kırlardan geliyorlar"'ı. Sanki yeniden dinledim kitabı kapattığımda Yusuf'un dilinden şiiri. Yusuf'un dilinden dökülenler kulaklarımı tatlı tatlı okşuyordu...

hey koca dünya nasıl avucumuzdasın
nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden
çözdüğüm bütün bulmacalardan zorludur yüreğin
elbette kırlardan gelecekler kırlardan
kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber

ey güzelim sümbül ve teber ey canım
gördüğüm sanki o değildi
sanki kuşlar albümünden bir maden

19 Şubat 2013 Salı

Rahmi Koç Müze gezisi

Hafta sonu çocukları Rahmi Koç müzesine götürdük. Bence çocuk çoluk herkes orayı görmeli. Doya doya da gezmeli. Tek kelime ile bayıldım. Hatta bir ara "hadi anne" diye çekiştiren çocuklarla gelmeseydim daha mı iyi olurdu diye düşünmedim değil. Çocuklar doyasıya eğlendiler, uçağa bindiler, trenlerde gezindiler, bir pilot, bir makinist oldular... Arabalara neden binemediklerini bir türlü anlamadılar, biraz da hayıflandılar. 
Eski anadolları gördükçe çocukken her pazar günü izlediğimiz türk filmleri geldi aklıma: )




8 Kasım 2012 – 2 Haziran 2013 - Bu Treni Kaçırmayın  



sergileri devam ediyor. Bizim gibi trenlere meraklı çocuklarınız var ise mutlaka gidin derim. Çocukların yaşı tutmadığından su altı tarafını gezemedik.  Bir de "ne nasıl çalışır"  bölümü gezemediklerimizden. Çok merak ettim orayı da. Bir dahakine daha sindire sindire gezmek istiyorum bu müzeyi. 

Maket tren kısmını çok sevdim. Şefin hayalini kurduğu evin bir odasını maket trenler ile donatmak düşü bir kere daha gündeme geldi: ) Oğlum yeşil motorsiklete hayran oldu, "araba değil de motor kullanmak istediğini" dile getirdi. 
Biz de ana kız "bunlar baba oğul çok masraflı olmaya başladılar" diye, hemen yanlarından uzaklaştık : =)

Ve şimdi biraz fotoğraflar. 










15 Şubat 2013 Cuma

Kıvırcık saç isteği: )

Kızı olanlar az çok anlar halimi: )
Büyüdükçe süse, kılık kıyafete ilgisi, düşkünlüğü artıyor! 
Geçen akşam bana;

 " benim saçlarım da Elif Eylül gibi kıvırcık olsun anne!" dedi: ) 

Elif eylül kreşten arkadaşı, uzun kıvır kıvır saçları var hiç toplamak istemediği, kimbilir nasıl etkilendi, nasıl özendi saçlarına arkadaşının. 
Arada oje sür demeyi dilinden düşürmüyor, evde toka kutusu ile geziyor, kolyelerime sulanıyor, yüzüklerimi istiyor, dolaptan eteklerini çıkarttırıp üşenmeden değiştiriyor. İstemediği kıyafetlerini giymiyor. 


Allah sonumuzu hayreylesin: ) 
Bu cuma günümüzü de binbir yüz Defne hanım ile şenlendirelim: )

14 Şubat 2013 Perşembe

Sadece;

Sadece;
 fırında kurabiye pişerken, mutfak misss gibi tarçın kokarken, elimde kahve fincanı, pencereden dışarıyı izlemek istiyorum!...


11 Şubat 2013 Pazartesi

Çocukluğuma gidip geldim...

İki gündür bu günümde değildim. 

Bebekliğimin, çocukluğumun hatta ilk genç kızlık zamanımın geçtiği günlere, yerlere geri gittim. İki ileri bir geri giden hayatıma inat çok geri gittim bu defa. Ananemin evine, menekşe isimli, menekşe kokulu sokağımıza gittim.

Otogardan en sevmediğim otobüs firması ile gidiyor olsam da, yolculuğun bitişinin şerefine vereceğim kutlamanın özlemi hatırına hiç hayıflanmadım koltukların darlığına, hiç sesimi çıkarmadım tüm gece önümdeki ve yanımdaki kızın “İstanbul”  hakkında atıp tutmalarına, hiç şikayet etmedim “çatı katı aşıkları”nı okurken kitabın keyfini sürdürmedikleri için. 
Sonra daldım, uykuya değil, onca havada asılı sözcüklerin arasında beni çocukluğuma götüren otobüste yollara bakarak daldım.


Merzifon otogarına indiğimde yalnız da olmanın burukluğu yada yalnız olmanın mutluluğu ikileminde dolanırken taksiye bile binmeden yürüdüm. Her küçük Anadolu kasabasında olduğu gibi uzun ve tek bir caddesi olan ve genelde adı her yerde aynı olan Cumhuriyet caddesinden yukarı yürüdüm. Soğuk hava yanaklarıma çarptıkça yolculuğun sersemliği de gitti üstümden. Etrafa bakındıkça gelişmişliğine sevinsem mi, tarihi yapıların restore adı altında yok edilmişliğine üzülsem mi bilemedim. Eski evlerin yerine koca koca binaların yükselişine kahrolsam da, sokağımızın hala –eski- kalışına mutlu oldum. 

Menekşe kokulu menekşe sokak hala bıraktığım gibiydi. Hala çocukluğumu içinde saklıyordu. Onca zamana rağmen aynı duyguyu bana hissettirebiliyordu. Evimiz aynı eskisi gibi duruyordu. Her ne kadar yılların tüketmişliğine dayanamayıp değişen kapımız olsa da tüm hatıraları ile, tüm geçmişi ile, tüm yaşanmışlıkları ile karşımda duruyordu “dedemin evi”. 
Görünce bir kere daha anladım ne kadar özlediğimi… Sonra hatırlar bir bir yerleşti gözümün önüne.





Babam Almanya’da olduğu için orda doğup büyümüşüm ben. Alaman gurbetçilerinden birinin kızıymışım ama haberim yokmuş işte o zamanlar. Bana göre ben Ananemin/dedemin kızıydım. Sokakta bir sürü arkadaşım vardı çocukluğumuzu birlikte anlamlandırdığımız. Üstüne serpiştirilmiş toz şekerli katık ekmeği bahçede arkadaşlarla yemek en keyif aldığımdı. Pazara gidip "daş gibi domates" almak ve ısırarak eve dönmenin keyfi biçilmezdi hiç birşeyle. Her evin duvarında gezinmek, komşuların peşimden “Ayşegül sen emanetsin, in aşağıya” diye söylenmelerine, “tamam tamam” diye cevap verip yine bildiğimi okumaktı  çocukluğum. Çocukluğum ağaç tepelerinde erik toplamak, ağacın dalını koparınca çamur ile dalı yapıştırmaktı dedem anlamasın diye.  Dedemle ineklerden süt sağmaktı, dedeme yardım ediyor olmanın mutluluğu idi çocukluğum. Tezek kokusu idi çocukluğum üstüme sinmiş. Dut ağacını sallamaktı tüm gücümle. Yaz tatillerinde gelen teyzemin çocukları ile doyasıya eğlenmekti. Her birimizin elinde birer top, yan bahçeye kaçan toplarımızın “cadı teyze”nin kesmesiydi çocukluğum. Yeni yapılan öğretmen lojmanlarına  gidip inşaatın en yüksek katından aşağıdaki kum tepelerine atlamaktı yarışırcasına. Kimi zaman terliklerin kaybolmasıydı, kimi zaman arıların sokmasıydı, kimi zaman da samanların arasında gizlenmekti annelerimizden.  Köşe başındaki "Mevlüt bakkal"dan çekirdek almaktı kağıt bardaklarda. Gelen teyzemin çocuklarını görür görmez sokaktaki arkadaşlarımı satmamdı çocukluğum. Teyze çocuklarım gidince yine sokaktaki arkadaşlara geri dönüşümdü arsızca, utanmaksızın. Ne de olsa benimle katık ekmek yiyen bir tek arkadaşlarımdı. Bir de çarliston biber ile ekmek bitirmekti yaz sıcağında çocukluğum. Soğuk kış günlerinde kuzine sobada ekmek kızartmaktı. Komşu bahçenin fırını yakıldığında tekne tekne ekmek hamurunu taşımaktı çocukluğum.



Ananeme kızınca küçük bavulumu hazırlayıp,cumbalı evimizin üst katından aşağıya merdivenlere tak tak vurarak aşağı inmekti. “Ben İstanbul’a gidicem” demekti tüm çocuk saflığı ile. Bana kızan akrabaların elini öpmemekti, gelen teyze çocuklarıma da “onların elleri zehirli, sakın öpme” demekti kınalı akraba ellerini.  Karşı kapıda oturan köylü dedenin/dedemin kardeşi/ evinin camında oturmaktı düşme pahasına da olsa. Anne babaya hasret çocukluğumun ardına saklanmış tüm kozlarımı kullanmaktı tüm iyi niyetlilere karşı. Kızınca, köyden gelen yumurtaları götürüp namaz kılan annemin yengesinin seccadesine koymaktı sessizce.Gülerek namazlarını bozdurmaktı karşılarında. Dedemi sokak köşesinde görünce koşarak sarılmaktı O'na çocukluğum.







Çocukluğuma gittim, her anını tekrar yaşadım. Sanki dündü yaşananlar. Bugün büyüdüm sanki. Onca özlem gidip geldi içimde. 
Dün akşam otobüs koltuğunda yine yollara dalarak vardım kadınlığıma, bugünüme.
Mola yerinde inmedim. Otobüsün camlarını, elindeki uzun fırça ve bol su ile yıkadı bir adam. Sular camdan akıp gittikçe benim de çocukluğum su misali akıp gitti önümden... 




8 Şubat 2013 Cuma

Yalnız, mutlu ve umutlu yolculuklar...

Hafta sonu için deniz aşırı yolculuğa çıkıyorum; yalnız, mutlu ve umutlu... 


Herkes için; 
"pazar sabahı kalabalık ve bol bereketli bir kahvaltı sofrasına oturabilmeyi" 
diliyorum...

6 Şubat 2013 Çarşamba

İlk arkeoloji çalışmamız...

Çocukların ilk karne hediyesi. 

Birşeyler alırken özellikle Şef mutlaka bir amaca hizmet etmesini ister. Körü körüne oyuncaklara onca para verenlerden olmadık, olamadık. Zaten benim çocukların oyuncak tutkunluğu da yoktur. Hiçbir oyuncaklarına bağlanmamışlardır tutkuyla ve dolayısı ile kırıldıklarında da üzülmemişlerdir. Zaten şimdilerde oyuncaklarından, ilerde de eşyalarından azade etmelerini düşlerim hep. Bunu aşılamak için de elimizden geleni yapıyoruz. 

Neyse bu da Şef'in çocuklara sabır konusunda biraz eğitilmeleri için aldığı arkeolojik çalışma kalıpları. Kil gibi bir topraktan yapılmış. Bir kazı aleti, bir de fırça çıkıyor içinden. Kazdıkça içinden buluntu parçaları çıkıyor ve tüm parçaları birleştirdiğinde de ilgi alanına göre şekilleniyor. Semih şimdilerde dinozorlara meraklı olduğundan ona dinozor kalıntıları çalışması almış. Defne için de Mısır hazinelerinin bulunduğu çalışmayı. Ona yeni başladılar, bakalım ne hazineler çıkacak içinden.






























Evimize böyle birşey ilk defa girdiği için, biz de merakımızdan oturduk başına başladık dört elden kazımaya: )
Sonunda nur topu gibi cılız bir dinozorumuz oldu: )

4 Şubat 2013 Pazartesi

Tatil bitti!...

Bir haftalık tatil bitti. Hem benim için hem çocuklar için. 
Anladım ki evde olunca stres nedir bilmiyor insan. Sanki sinirlerim alınmıştı yada hafif çakır keyif moduna girmiştim, pek güzeldi: )

Çocuklar ilk karne hediyesine kavuştu, okula başladıkları ilk gün ile kıyaslayınca ne çabuk geçti onca ay diyorum... 


Hediyelerini daha sonra yazacağım. Çocukları sabır konusunda eğitmek için birebir.
Bu arada ikinci karede reklam çeker gibi ellerine tutuşturmuşum çocuklara okuldan verilen paketleri: ) Sanırım bunu o an zorla yapmışım, Semih'in yüz ifadesinden o çıkıyor: )






















Salı gününe kadar İstanbul'da çocuklarla vakit geçirdik. 

İstanbul şehir tiyatrosundan Boncuk isimli oyunu izledik. Şevval pür dikkat izledi. Şevval'in her yaptığı işten keyif alıyor olması çok hoşuma gidiyor. 
Peşine havanın soğuk olmasına aldanmayıp Yıldız parkına girdik. Semih her ağaçta sincap aradı ama bu havada zordu bulması ve bulamadı. Çadır köşkünde yenilip içildi. Dolana dolana evin yolu tutuldu. 


Salı günü büyük halasını da alıp Edirne yollarına düştük. Edirne yolunu çok seviyorum. Sakin, rahat, hız yapılabilecek, deşarj olunabilecek en güzel yollardan. Sanki o yolda iken hiçbir şey düşünmüyorsun, sadece sen varsın. 

Küçük halasına vardığımızda kar, inekler, köpek, kediler, horozlar, tavuklar bizi karşıladı. Çok soğuktu. Etrafta karlar vardı. Her ne kadar bahar mevsiminin güzelliği olmasa da çocuklar ve benim için değişiklik oldu. Güzel de oldu. Onca kalabalıkta çocuklar pek bana kalmadı: ) Sanırım bu da tatilin bonusu oldu, çocuklarımın halaları tarafından bu kadar çok sevilmeleri, halasının çocuklarının tüm naz niyazlarına hayıflanmadan katlanmaları çok hoşuma gidiyor.