Sayfalar

27 Eylül 2012 Perşembe

Akşam yeni yeni yerleşirken Sultanahmet!

Aslında son birkaç gündür sezonun ilk gribine hoşgeldin dedim ve hala toparlanamadım.

Bir o kadar da bunalmıştım ki, kendimi atacak yerler arıyordum iş çıkışında. Aklıma Dolmabahçede Sufle yemek geldi. Çocukları da okuldan alıp düştük yollara. İş çıkışı olduğundan trafik vardı. Metro/tramway derken en son Sultanahmete kadar dayanabildik. Çocukları eylemek çok zor oluyor böyle anlarda.

Siz hiç akşam karanlığı yeni çökmüşken, sokak lambaları yeni yeni yanmaya başlamışken, hafif ve bir o kadar da tatlı rüzgar yavaştan bir sırtınıza bir yüzünüze vururken, insan seli üstünüze akmazken Sultanahmet'te dolaştınız mı?

İşte dün akşam böyle güzeldi Sultanahmet. Kalabalık yoktu. Nefes alıyordum. Derinden. Ara sokaklar sakindi, sadece masalarda turistler, yollarda turistler ve bir kaç bizim gibi yolu düşmüş yerliler vardı. Öyle keyifle gezdim ki. Ne iş çıkışının yorgunluğu, ve trafiğin beni dövmüş hali, ne de hastalığımın halsizliği...

Caminin B kapısından girip, biraz dolaştıktan sonra F kapısından çıkıp, kıble tarafındaki arasta bazaar'a indik. Bir ara F kapısından girerken Defne "baba korktum" deyip babasının kucağına zıpladı. Demek ki mekan ve korku ilişkisi iyicene yerleşmiş dedim içimden. Arastadaki hediyelik dükkanlar kapanmaya başlamıştı yavaş yavaş. Çay bahçeleri ne kadar dolu olsa da hiç boğmadı beni.
Topkapı sarayının önündeki 3. Ahmet çeşmesi o kadar güzel geldi ki gözüme o loş ışık içinde, sanki Cordoba'da ilk akşam yine loş ışıkların önünde süzülürken gördüğüm Roman köprüsü kadar büyülendi gözümde.

Anladım ki benim akşam karanlığı yeni yeni çökmüşken görmem lazım etkilenmem için. Öyle apaçık ortalığa çıkmış, tüm gizini dökmüşler pek bana göre değilmiş. Zira defalarca gördüğüm bu çeşme neden dün akşam etkilesindi beni?



Meydandaki, Topkapı sarayına giderken köşedeki çay bahçesini hiç o kadar boş görmemiştim. Rahat rahat tost ve havuç suları için oturduk. O derin sessizikte oturmuş biraz yorgun ama içimden bir o kadar da çoşkulu hayal kurarken, Şef''in dalıp gitmeme bile izin vermeden, o akşam için "mutluluğumu gösterme şeklime" takmış olmasına bozulsam da, ben yine kendi hayallerimle, aklımdan geçen binbir düşünce ile içimden çoşkuma devam ettim.

Çeşme görseli netten alıntı. Fotoğraf makinanı yanında taşımayı öğren Ayşegül!!!

21 Eylül 2012 Cuma

Eylül, üzüm, yağmur!

Eylül ayını bir başka severim. Bilirim hemen hemen herkes sever eylül'ü, hatta nisan da benzer eylül'e.
 
Ama ben en çok "üzüm çıkmıştır" diye severim. En güzel üzümleri bu ayda yerim. Hani üzüm ocak ayında çıkmış olsa ocak'ı seveceğim belki de böyle. Eylül ayını o uzun uzun çekirdeksiz üzümlere kavuşacağımdan severim. En çok üzüm yerken hatırlarım eylül yağmurlarını.
 
 "Yağmurlar. Ahh o yağmurlar."
 
Ben bol yağmurlu şehirler için yaradılmışım. Hani sıcak havalar hiç bana göre değil. Sevemedim yaz sıcaklarını oldum olası. Hiç ama hiç deniz, havuz çekmedi gönlüm yaz gelsin de diye. O rahat nefes alamamak, o yaz sıcağında burnumdan soluyamadığım rahatsız nefesim yaz bitince feraha erer.
Ve yağmurla kabaran toprak kokusunu derinlemesine içime çekerim eylül aylarında. Aynı çimler biçildiğinde o çim kokusunu içime çektiğim gibi.
 
Yine yağmurlu bir İstanbul sabahına günaydın dedik.
 
Evimizin önü açıklık, sabah onca hengamenin arasında ne kadar uzağa baktıysam, o gri beyaz karışımı bulutlar gözüme yaklaştı. Onlar yaklaştıkça ben içine girdim, dolaştım, rahat nefes aldım. Derin bir ohhh çektim. İşte böyle zamanlar daha da bağlanıyorum yaşama. Daha da hevesleniyorum herbirşey için. Daha da özümsüyorum elimdekileri, bir şekilde bana sunulmuşları. Her derin nefesimde daha da içime yerleşiyorlar.
 
Ben en çok bu havaları seviyorum. En çok da üzümü seviyorum. En çok da eylül ayını seviyorum. Bir başka seviyorum ben bu zamanları.
 
 

17 Eylül 2012 Pazartesi

Çocuk işçi çalıştırmak bu olsa gerek!

Hem iş hayatımdan hem de ev hayatımdan o kadar çok yakındım ki, sanırım iç ses ile yada telepati ile oğlum farkına vardı durumun, kızım da henüz tık yok ama umutluyum: ) 

"annem yere düşen kırıntıları ben hallederim" sözleri ile bir cumartesi geçirdik: )


Herkese keyifli haftalar olsun.

14 Eylül 2012 Cuma

Yola yazılmalar yakın olsun bize...

Artık hepten karar verdim ki; çalışmak bu ülkede, bu koşullarda, hele ki anne ise kadın fıtratına ters.

Ne kadar okumuş olursan ol, ne kadar bilgili olursan ol, ne kadar azimli olursan ol hepsi bizim gibi ülkeler için boş. Ki bunu benim gibi diğer kadın çalışanlara oranla biraz daha rahat çalışma koşulları olan biri diyorsa kesinlikle ters. Rahat derken saat 18 sonrası mesai yok, cumartesi / pazar çalışma yok, sabah geç kaldığım da pek ses çıkaran yok - arada surat asan olsa da- : )

Sabah evden çıkma hallerimi biri kameraya çekse, halime acır vallahi. Nasıl bir haldeyim tam evlere şenlik. Herkes mi böyle, ben mi beceriksizim anlamadım. Herkes böyle ise durum çok vahim: ) Sorun benim bereriksizliğim ise durum ondan da vahim: ))

Bu sabah düşündüm de; zaten en son giyinen ve hazır olan ben oluyorum evde. Çocukları giydirmişim, taksi gelmiş, herkes hazır. Dedim ki içimden çocukları öpüp yollayayım okula, sonra da ben evimi toparlayıp bir kahve yapayım kendime, biraz kitap okuyup gün içinde yapılacak alışverişi yapayım. Sonra müzik eşliğinde biraz dikiş dikeyim. Çocuklara kurabiye yapayım ki akşama miss gibi kurabiye kokan eve girsinler. Çocukları/eşimi hatta akşam yemeğine gelecek misafirleri düşünerek ve gülümseyerek yemeklerimi yapayım. Çocuklar geldiğinde biraz sohbet muhabbet sonrasında akşam yemeğimiz yensin. Süt ve kurabiye ile akşamı noktalasak.

Ben bunları düşünmeye öyle dalmışım ki; çocukların bağrışları ile kendime geldim. Sonra kendime baktım: )

Peki şimdiki ben dedim, peki şimdiki ben ne haldeyim? Tam bir paçoz hallerde. Artık aceleden üstüme ne geçirebilirsem.

Sanmayın ki geç kalkarım da ondan bu hallerdeyim. Sabahın 5/6 sında en geç kalkarım. Kahvaltılarını hazırlarım ki kalktıklarında hazır olsun, giyeceklerini hazırlarım ki arayıp dolanmayayım dolabın etrafında. Zaman kaybetmeyeyim. Yine de 8,30 da evden çıkma halim bir kot bir tişört.

Şu dışarda gözlemlediğim hatunlar nasıl her güne zaman buluyorsunuz da çantanızı bile değiştiriyorsunuz bana bir anlatın nolur: )

Eee o zaman çalışma mı dediniz. Onu ben de diyorum kendime sık sık ama? Aması var işte.

Çok sevdiğim biri derdi ki; "amadan önceki herşey yalan". Belki de öyledir. 

Artık ne derseniz deyin, para hırsı mı, geçim derdi mi, aldığın eğitimin hakkını verme çabası mı, kapitalist sistemin köleliği mi, azla yetinememe mi, çocukların geleceğini düşünmem mi, çalışmazsam geçinemeyiz derdi mi? Kim nasıl adlandırırsa öyledir demekten daha öte değil kabulüm.

Halbu ki çalışan kadınlara yada annelere farklı çalışma saatleri, esnek çalışma koşulları sağlansa herkes işinin sorumluluğunda olsa, kan ter içinde işyerine varmasa, aklında "acaba akşama ne yapsam" düşüncesi olmadan kendini işine verebilse nasıl güzel olur değil mi?

Sanırım benim yolayazılma zamanlarım gelmiş beni dürtüklüyor. Benden önce yola düşmeye hazırlananlar olsa da yolculuk yakın olsun bize... Yoksa pek hayra alamet değil düşündüklerim.

13 Eylül 2012 Perşembe

Artık midem bulanıyor.

Son iki gündür mali müşavirler odasına eğitime gidiyorum. Hem çalışma hayatından şikayetçiyim, ne zaman kurtulacağım hesapları yapıyorum hem de hiçbir şeyden geri kalmıyorum. Bendeki bu çelişkili halleri bir türlü anlayamıyorum.

Neyse bizim evden kurtuluşa gitmem 1,5/2 saatimi alıyor. Öyle uzağız işte şehir merkezlerine.
Otobüse bindim ki uzun zamandır binmiyordum, yol git git bitmedi orası ayrı bir de otobüsteki üç adamın bağıra çağıra "İstanbul'u kurtarmaları, memleket sorunlarını çözmelerini, doktorlardan daha profesyonel doktor olmalarını" kulağımın ve beynimin içine ede ede anlatmalarına tanıklık ettim. 5 dakika sonra biter dedim bitmedi, 10 dakika bekledim olmadı, derken yarım saat derken 45 dakika ama bitmedi. Boş yer olsa en uzaklarına gideceğim ama onca yolu da ayakta çekemem ki. Kitap okuyorum fakat aynı satırları üç defa okumaya başladım. Kulaklıkla müzik dinledim ama yine de o gür sesler beynimin içinde yankı yapa yapa geri döndü bana. Taktım ya adamlara otobüsün motor sesi bile adamların tartışma sesi gibi gelmeye başladı. Bir ara haliç köprüsünde insem mi diye düşündüm. Hayır insem napıcam o da muamma. Kadınların çok konuşmalarına alışkın milletiz lakin koca koca adamların toplu taşıma araçlarında sabah sabah nasıl bu kadar düşüncesizce bağırarak tartıştıklarına ilk defa şahit oldum.
Bir saat sonra dayanamadım ve "siz sanırım otobüs dışında görüşmüyorsunuz? Bindiğimden beri tartışıyorsunuz, sabah sabah beynim uyuştu resmen" dedim.
Adamlardan göbekli olan öyle rahat öyle pişkin ki;
-"evet sözlerimiz narkoz etkisi yapar bizim" dedi.
Bir de;
-"memleketimin insanları" ve "kuzuların sessizliği" gibilerinden iki cümle kurdu. Hiç anlamlandıramadım. Kesin bana bişey dedi de ben anlamadım. Saflığıma doymayayım işte.
Yuhh dedim içimden. Daha ne konuşsam boş diyerek sustum. Hadi ben o lafları yedim de sustum otobüsteki bir allahın kulu da rahatsız olmuyor mu anlamadım?

İşte böyle böyle 1,5 saatlik mecidiyeköy yolculuğum bitti ve mecidiyeköyde indim. Osmanbey'e kadar bir daha otobüse binmemek için taksiye bindim. Zaten taksi bulmak da bir sorun mecidiyeköyde. Üşenmedim saydım, 26. taksiye bindim. Binerken de kapısındaki durak adına baktım, "bayrampaşa carrefoursa" yazıyordu. Belki buraları bilmiyordur diye, "Kurtuluş caddesini biliyor musunuz? " diye sordum.  Hay sormaz olaydım.
-"Ben yıllardır taksiciyim abla, nasıl bilmem " diye bir fırça yedim. Sabah sabah bu tipleri çekiyorum herhalde diye düşünürken, ben de iyicene arızaya bağladım.
-"abi ya sabah sabah gün yeni başladı, ne ne agresiflik" dememle adam,
-"size yeni başladı, ben gece 3 den beri çalışıyorum "dedi. Öyle de pişkinleşmişiz artık.
-"ben de 3 den beri ayaktayım ama sağa sola terslenmiyorum, çalışıyorsanız kendinize" dedim,
adam biraz toparlandı ve "doğru söylüyorsunuz" gibilerinden birşeyler zırvaladı. Hayır adamın radyosunda bir güzel müzikler çalıyor ki mümkün değil normal bir insanın o müziklerle bu kadar agresif bu kadar depresif olması.
ve sağda indim.


Dünden beri düşünüyorum da kesin ben de sorun var. Yoksa mümkün değil insanların böyle olması. Mümkün değil, hatta hiç mümkün değil.

Şef ve annem hep der, "hiç politik olamıyorsun" diye. Yok ben politik filan olamam hayatta.
Varsın onlar ister "ekmek parası" ardına, ister " uykusuzluklarının" ardına, ister "evdeki huzursuzluklarının" ardına, "ister evlenememiş olmalarının" ardına, artık neyin ardına sığınırlarsa sığınsınlar, artık anladım ki sadece o tip insanlara baktıkça, onlarla birlikte çalışmak zorunda oldukça, onlarla birlikte aynı toplu taşıma araçlarını kullandıkça, onlarla yüz yüze geldikçe artık midem bulanıyor. Hem de öyle böyle değil, çok ama çok midem bulanıyor.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Hayır o torba değil çanta desem de: )

Haftaya gülümseten işler ile başlamak daha da gülümsetir mi acaba gelecek günleri: )


Defne'nin öğretmeni okulda uyku saatleri olacağından pijama takımı istedi. Ben de pijamalarını koyması için böyle bir çanta diktim.

Şef pek bir dalgasını geçti, 2 gündür bu torba ile mi uğraştın diye ama bence güzel oldu: )
"Üstelik hayır o torba değil çanta" desem de pek beğendiremedim.


Siz gülümseten işler blogundan bir bakın bakalım, beğenecek misiniz?

5 Eylül 2012 Çarşamba

Kardeşlik...

"Bugün okulda 3. günleri."


Sabahtan bıraktım ve "ben işe gidiyorum, sizi almaya geleceğim" dedim Semih'e. 

"Tamam" dedi.

Tabii ki gidemedim okulun kapısından. Onlara gözükmeden bahçesinde/kapısının önünde bekledim. Biraz öğretmenleri /yöneticileri gözlemledim, biraz velilerle sohbet ettim.

Çocuklar yemekhanede kahvaltılarını yapıyorlardı. Uzaktan izlemeye başladım. Diğer çocuklar bir bir annelerini aramaya başladılar. Annesini arayanların yanına getirdiler çocukları.
Semih de; "ben Şevval'le kahvaltı yapmak istiyorum, o da gelsin" demiş. O kadar içerledim ki, benim orada olmadığımı düşünerek kardeşini istemiş yanında. Normal de sınıfları ayrı ayrı.

Şükür etmek için ne çok nedenim olduğunu düşündüm yine. Biz olmasak bile yanında/yakınında kardeşinin olduğunu bilmesi ne büyük bir lütuf.








3 Eylül 2012 Pazartesi

Artık okullular: )

Hayat bir şekilde devam ediyor. Her yaşanan da yanına tecrübe. Artık yaşananlardan kim kendi payına ne çıkarırsa. Hamurunu nasıl yoğurursa, nasıl şekillendirirsek öyleyiz. Ne eksik ne fazla...

Henüz küçükler farkındayım ama bazen şartlar diyoruz ya, işte öyle bir durum. Şartlar Defne ile Semih'i okullu yaptı. Bugün ilk günleri idi. Gayet keyifli, mutlu, uyum içinde bir kaç saat geçirdiler. İnşallah sıkılmadan devam ederler.

Biliyorum ki /eğer ki okurlarsa/ ilerde okula gidecekleri çok yılları olacak. Çok günler gide/gele okul yollarını eskitecekler.  Bakalım zaman ne gösterecek.

Şimdi en bol fotoğraflı yazının fotoğrafları: )