Sayfalar

31 Temmuz 2012 Salı

Asfalt dünya: )

Geçen gün benim için çok ilginç bir gündü. Aslında biraz yoğun ve karışık günler geçirdiğimizden çok da üstünde duramamıştım.

Şirkette bir firma ile anlaşma yapmaya çalışıyordum, karşı firmanın müşteri temsilcisi ile konuştuk, gorustuk bir kaç kere. Her görüştüğümüzde "ben bunu nerden tanıyorum" diye söyleniyordum kendi kendime, "sanırım daha önce öğrenci iken çalıştığım yerlerden filan gördüm diyorum" sonrada. Tabii tüm aklım babamda olduğundan çok da üstünde durmuyorum kendimce sorgulamaların.

Dün jeton düştü: )

Ben yıllar yıllar önce üniversitede öğrenci iken, bahar şenliklerinde bulutsuzluk özleminden sonra bir akşam kemancı da asfalt dünya'yı dinlemeye gittiğimde gitarda bu genç vardı: ) Yada ben öyle hatırlıyordum, en azından ordan yüzü tanıdık geliyordu. Bir sonraki görüşmeye kadar dayanamadım ve mail attım kendilerine. Ve evet tahminim doğru idi.
Daha çok gençken müzikleri ile tanıştığım, henüz güzellikleri tüketilmeyen, eskitilmeyen en sevdiğim parçaları seslendiren grubun gitaristi ve aynı zamanda kurucusuydu karşımdaki: )
Tabii "ben sizi benzetiyor muyum yoksa siz o musunuz" diye mail atınca, "çok şaşırttınız beni" diye geri dönüş aldım, ama "evet ben o kişiyim" dedi: ) Çok heyecanlandım.
Sahnede bana göre devleşiyorlar. Bunlar gibi bir kaç grup daha var öyle dinlediğim. Mesela suitcase de bana göre çok iyiler.


Benim böyle çok da uluorta gezinmeyen, biryerlerde gizlenmiş, henüz çok kişi tarafından keşfedilmemiş ve beni dinlerken başka alemlere götüren kaliteli müzik ve sözlerle donatılmış şarkılara, gruplara karşı zaafım var sanırım.
Aslfalt dünyada bunlardan biri, 2007 de bir albumleri çıkmıştı. Sanırım yeni albümleri de yolda imiş ve Eylülde konserleri başlayacakmış ve ben sanırım misafirleri olacağım: ))

Düşünsenize "en güzel hayalini seç dolaptan üstüne giy, ne güzel yakıştı bak üstüne"  diye bir söz yazılıyor ve müzikle birleştiriliyor ve dile dökülüyor.  Daha ne olsun: )

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Her şerde bir hayır vardır derler ya!

Öncelikle babam çok şükür iyi. ICD denilen bir pil takıldı ve şimdilik hayatından memnun. Etkilerini/faydasını ilerleyen günlerde yaşayıp göreceğiz artık.

Tabii bu pil takılma süreci tam bir sancılı dönemdi bizler için. Türkiye'deki sağlık sektörü eğer ki paran/eşin dostun ve şansın yoksa "bitmişti" diyebilirsiniz. Son 2 yılı hatta en yoğun olarak son üç ayı hastanelerde geçirdiğimizden artık bu kanıya vardım ki ben böyle adamla/parayla iş götürenlere ve buna aracılık edenlere illet olurdum. İşte başımıza geldi. Konu sağlık olunca resmen nerden kimi bulabilirim, kim en iyi bu konuda diye dilenmeye başladım. Allahtan iyi insanlarla karşılaştırıldık ama sadece iyi insanların olması yetmedi. Şans da çok büyük rol oynadı oyunda. Babamın ne kadar bahtsız olduğunu anladım bu süreçte. 

İlk hastaneye yattığında cuma günü pil takılacaktı. Cuma günü doktorların işi çıktı ve pazartesiye kaldı operasyon. Pazartesi bir haber geldi hastaneye ve devlet pil takımını durdurmuş. Devlet ile ithalatçı firma fiyatta anlaşamamışlar. Bundan dolayı da pil takılmamasına karar verilmiş. Cuma günü olsaydı hiçbirşey olmayacaktı ama pazartesiye kalınca olan oldu ve pil takılamadı. Hadi babamın holterde atım hızı 60 larda çıkıyordu, yan odada yatan bir hastanın atım hızı 30 lardaydı ve çok zor durumdaydı. Ve diğer yan odada yatan, pil bekleyen /bazı başka rahatsızlıkları da vardı/ 23 yaşlarındaki gencecik kız fenalaşıp yoğun bakıma kaldırıldı ve bir hafta sonra o küçücük kalbi artık atmamaya başladı. Devlet hala ihalesinde üç kuruş hesabı yapsın.

Tabii ki pil takılmayınca ve ihale süreci de uzayacağa benzeyince hastaları bir bir taburcu etmeye başladılar. Babam da haliyle bayağı gerildi, sinirlendi, üzüldü. "Bir daha o hastaneye gitmem" dedi de başka birşey demedi. Halbu ki tüm hastanelerde ihaleden dolayı pil takım işlemi durdurulmuştu. Fakat şu vardı ki devlet hastanelerinde ihale sonuçları daha erken sonuç veriyordu, üniversite hastanelerinde daha geç.
"İlla devlet hastanesi olsun" dedi babam.

Neyse bir tanıdık doktor aracılığı ile bir kaç hafta sonra bir devlet hastanesine gittik. Gittik gitmesine ama pil takım sorunu orda da vardı ve gün veremiyorlardı. Böyle de ilginç bir olay işte. Bir kaç gün sonra doktoru aradım ve bana "hadi getir babanı yatıralım" dedi. Yatırdık ve pil takım ileminden önce bir iki tedavisinin yapılmasını beklemeye başladık. Vucudu çok şişmişti ödem toplandığından, biraz Lasix denen ilaç tedavisi ile iki haftada 16 kilo kaybına ulaştık. 
Bir sabah doktor ameliyat elbiselerini getirdi ve hazırlanmasını söyledi babama. Tam operasyona girecekti ki bahtsız olan babamın bahtı yine yüzüne gülmedi. Bu defa da herşey tamamken operasyonu yapacak doktorun babası kalp kirizi geçirdi ve doktor apar topar İstanbul dışına çıktı. Bu defa inandım babamın şansızlığına. Moralmen de biraz çöküntü yaşamadı değil. Nefes alış verişleri bu moral bozukluğu ile daha da ağırlaşmıştı. Allahtan doktorun babası yakın mesafedeydi de ertesi gün akşamı doktor iş başına geçti ve bir sonraki gün babamın operasyonu tamamlanmıştı. Hepimiz derin bir nefes aldık. Sanki güneş başka doğdu, sanki gün başka aydınlandı o gün. O gün anladım ki Allah istemedikten sonra ne yaparsanız yapın, ne kadar çabalarsanız çabalayın boş.

"olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. allah bilir de siz bilmezsiniz. (bakara suresi, 216)  "

Ve hiçbirşey göründüğü gibi değildi. Değildi ama bizler bunu bilemiyorduk. Normalde babamın dinle/imanla öyle pek haşır neşir olduğu söylenemez. Alnı secdeye varmayanlardan, orucunu düzenli tutmayanlardan babam. Seccadeyi eskitemeyenlerden. Bildiğim sadece fitresini aksatmaz. Fitre vermek onun için hep çok önemli oldu.
Bu zor ve bir o kadar engabeli süreçten sonra babam "çok şükür" dedi ya ölsem de gam yemem artık. Kimbilir belki de tüm bu aksilikler, yaşananlar babama kendi karanlığında yanan ışığı görmesi içindi.


Ve günlerin birbirine dolandığı bu günlerde de çocuklar, kim "insanlık öldü mü, ben bakarım bana bırak" dediyse, onun elinde/evinde buldular kendilerini.

Bundan sonrası iyilik, güzellik: )

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Muzlu süt vermeyi unutma: )

“Şu namaz da, oruç da, hac da, cihad da hep inanca tanıklık eder / Şu zekat vermek, armağan sunmak, hasetten vazgeçmek de içteki gizli şeye tanıklık etmektedir / Oruç der ki: Bu kişi, helâlden bile çekindi, harama nasıl el atar? / Zekat der ki: O kendi malından ayırdı da yoksula verdi, din ehlinin malını nasıl çalar?”

Mevlana'yı, sevdiğim birinin mesnevinin eski basım birinci ciltini bana vermesi ile okumaya başladım ve çok sevdim.  Tabii ki altı cildini hatmetmiş değilim ama seviyorum arada açıp okumayı.

Dualarda sınır olmadığına inandığımdan, dua ederken sınırlandırmıyorum. Nasıl olsa Allahın hazinesi bol. Hiçbir zaman evim olsun, arabam olsun, çocuklarım olsun diye dua ettiğimi hatırlamıyorum. "Benim için ne hayırlısı ise onu bana nasip et " demenin ötesine geçmedi dualarım. 

Bugün babama kalp pili takılacak ve ben çok heyecanlıyım, bir o kadar da tedirginim. Duam babam için şimdilerde. Tez zamanda sağlığına kavuşur inşallah.


Ve Semih'i akşam dua ederken dinliyorum; 
"Allah'ım bana sabır ver"!!!
Semih başka şeylerde dileyebilirsin diye sesleniyorum;
"Allahım o zaman kardeşimle bana muzlu süt vermeyi hiç unutma" : )

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Kilitli kapılar tez açıla: )

Ramazan başladığından beri günler nasıl geçiyor anlamıyorum. Nasıl akşam oluyor, nasıl iftar bitip saat 22:00 oluyor. Sürünerek kalkıyorum sahura resmen. Tabii herşey kalkana kadar, kalktıktan sonrası su gibi akıp geçiyor. Seviyorum gece bile olsa sofra hazırlıklarını ve güzelcene uzaktan bir göz kırpmayı hazırladığım sofralara: )


Ve ben bu ramazan ayında neyime güvendim bilmiyorum ama, üç haftalık hızlandırılmış ingilizce konuşma kursuna kayıt yaptırdım. 
Yazmada ve anlamada ne kadar iyiysem konuşmada da bir o kadar kötüyüm bana göre. Çok sıkılıyorum konuşurken hele ki yurtdışında iken elim ayağım dolanıyor birbirine. Bir kere dayanamayıp pasaport kontrol görevlisine "yazılı anlaşalım mı?" diye soracaktım!
Sabahları işe gelmeden önce kursa gidiyorum. Sonra şirkete geliyorum ki saat 14:30/15:00 olmuş oluyor. Sonra tüm günün işlerini saat altıda çıkabilmek uğruna biraz hızlıcana yapmaya çalışınca, oruçlu ben biraz kötü etkileniyorum. Eve gittiğimde de çocuklarla oynamak ve yemek telaşesi derken nasıl iftar oluyor anlamıyorum. Arada annemin sofrasına kaynak yapıyoruz çocuklar ile.


Sanırım dünyadaki en nankör meslek "çalışan ve anne olan ev hanımlığı: )"

Geçen gün hangi kanalda olduğunu bilmiyorum, sadece sesini duyuyordum, iftar programlarının birinde bir sunucu anlatıyordu; padişahın biri kendisine vezir arıyormuş, sırayla vezir olmak isteyen adaylar içeri küçük bir sınavdan geçirilmek üzere alınıyormuş.  Padişah karşısındaki kapıya on tane birbirinden farklı kilit yaptırmış, kimi asma kilit, kimi sürgülü, kimi normal kilit v.s.
Birinci aday girmiş, padişah; karşıdaki kapının kilitlerini hiçbir alet, edavat, anahtar kullanmadan açar mısın? diye sormuş, vezir adayı da; aman padişahım, anahtarları olsa bile kimbilir nasıl uğraştırır bu kilitler, anahtarsız  nasıl açayım demiş. Bu soru ve benzer cevaplar 9 vezir adayı ile padişah arasında süregelmiş. Ve hepsi elenmiş, en son içeri giren vezir adayı ise cevabını; "şimdilik bu kapıyı açmak imkansız gibi görünse de, bana bismillah deyip elimle itmek düşer" demiş ve eli ile itmiş kapıyı ve aslında kilitli olmayan kapı açılmış.

Bundandır ki hangi kiliti kimin, nasıl açabileceği belli değildir. Biz elimizden geleni yapalım, kapıyı güzellikle itmesini bilelim zira gerisi Allah'tan gelir, hangi kapıyı açıp açamayacağımız bir Allah bilir.

Umarım doğru aktarabilmişimdir, aklımda bu kadarı ile kalmış.

20 Temmuz 2012 Cuma

İlk sahurum/uz: )


Dün geceki ilk sahur yemeğim/iz.  Sahur da ben ne yapacağımı şaşırıyorum açıkcası. Hele ki yalnızsan yada iki kişiysen pek tadı çıkmıyor. Bazı şeyler kalabalıkta daha zevkli olur. Sanırım iftarlar/sahurlar da onlardan. Eskiden annem, babam, kardeşim, teyzemler hep beraber hem eğlenir hem de yer içerdik. Genelde annemler hamur işi yapardı. Bendeki göbeğin temelleri o zamandan atılma: ) Şimdilerde o günleri çok özlüyorum.


Herkese hayırlısı ile, ağzımızn tadı bozulmadan bir ramazan geçirmeyi diliyorum...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Yenidir hissetmelerim...

Dediğim gibi ben dünyadaki şanslı kişilerdenim. Neye göre kime göre sorgularsanız, tabii ki kendime göre. Bu şans durumum sadece dünyalık mı onu bilmiyorum ama umarım her iki tarafta da gönlüme gore olur hayatım.



Bazen "cok ıstedıklerım", "nasıl yapacagım" dıye dusunduklerım olur. Hatta hemen hemen her an böyle düşünürüm: )  Hatta "bunu ben asla içinde bulunduğum koşullarda yapamam" dedıgım anlar cok olmuştur. Koşulların değişme imkanı da neredeyse imkansızdır.
Sonra birşeyler sebep oluyor ve ben imkansız dediğim şeylere bir bakmışım kavuşmuşum. Böyle bir kaç olay yaşadıktan sonra anlıyorum ki bu hayatta "imkansız" diye birşey yok. Gerçekten yok. Olsaydı ben de vukuu bulurdu inanın.

Allah istedikten sonra birşeyleri sana sebep edebiliyor. İşte belki de kullar tarafından önüme tepsi ile sunulmasına izin vermediğim, imkansız diye nitelendirdiğim şeyler bana rabbim tarafından altın tepside sunuluyordu. Sunuluyordu sunulmasına da, bu kadar cömert davranılmış ben, ne kadar ne yapıyordum? Nasıl şükrediyordum? Tamam dilden ve kalpten şükretmeyi ihmal etmiyordum ama o kadar. Gerisi koskoca bir boşluk. O boşlukta debelenerek ilerliyor ve sonunda sanırım bir duvara tosluyordum, hem de en sert biçimde. Her toslamamda ruhumun ve bedenimin kırılmadığı gibi şükretmem için başka nedenlerde çıkmış oluyordu.

Bazen çocukluk edip elimdekilerin farkına varmadan çok serzenişlerde, isyanlarda, şikayetlerde de bulundum. Ben şikayet ettikçe, isyan ettiğimi değiştirme çabasına tutuldukça, elimdekilerin ne büyük nimet olduğunu bana başka taraftan gösterildi.
Misal bundan 1,5 ay önce,  11 yıldır çalıştığım şirketteki istifamın kabul edilmeyişi, şimdilerde başka bir şükür nedenim.

Şikayet etmemeyi, sızlanmamayı öğrendim. Herşeyi istemenin "dua" ile "güzel edilen dua" ile olduğunu öğrendim. 
Bunu öğrenmem belki yıllar önce oldu ama iliklerime kadar hissetmem yenidir.

17 Temmuz 2012 Salı

Azad ettim kendimi...

Susuyorsam vazgeçmişimdir bilesiniz.

Belki de çoğu kişi için böyledir. Ama ben kolay kolay susmayan ben eğer ki bir nesne/insan/konu hakkında susuyorsam o şey hayatımdan çıksın diyedir... Görünüşte hayatımdan çıkartamadığım ve belki de ömür boyu yamacımda birlikte olmak zorunda kalacaklarım bilsinler ki susuyorsam aslında yoklar benim için benim "içimde/gönlümde". Mecbur olduklarından ordalardır, bizi birbirimize bağlayan bir neden, atıp/silip/koparamadığımız bir neden vardır.

Evet evet ilkin kendimi nasıl tutsaklığımdan kurtardığımı yazayım. Bunu öğrenmek "bir sabah kalktım hayatım değişti" yada "bir kitap okudum hayatım değişti"  gibilerinden olmadı, hele ki o kadar kolay ve kısa sürede hiç olmadı. Keşke olsaydı, keşke bu yaşımdan çok önce olsaydı. "keşke" ne kadar çirkin bir kelime. Bak şindi farkettim. Çok uzun bir süreye mal oldu ama oldu.

Hayatta şu anda benim olan daha doğrusu benim değilde bana bir şekilde sunulan tüm nimetler için çok didindim. Öyle böyle değil. Hani hiçbirşey elime güzel bir tepsine sunulmadı. Buna ben izin vermediğim için böyle oldu. İzin verseydim belki de daha iyi olurdu -yorulmazdım- yada sunulsaydı daha mı ıyı olurdu muamma ama ben şu halimden memnunum: )  Ondandır çoğu şeyin kıymetini bilmem, ondandır hiçbirşeyi bir kalem de silip atamamam. Ondandır değerinden fazla değerleştirmem.

Günler geçtikce yada ben yaşlandıkça: )farkettim ki ister istemez elde ettiklerimin kölesi olmuşum. Kölesi oldukça ben ben olmaktan çıkmaya başlamışım. Önce bana göre sözde ve özde değer verdiklerimden arındırdım kendimi.

Misal çok sevdiğim, her gittiğimde almak için can attığım, annemin yıllarca kullandığı o pasta tabaklarının neden illa "benim olsun" derdine düştüğüme şaşırdım. Alt tarafı tabak. Her gittiğimde "neden bunları bu misafirlere çıkartıyor, kırılacaklar şindi" diye o günü tabaklara gözüm gibi bakarak kendime zehir ettiğime şindilerde acıyarak gülüyorum.

Son zamanlarda sık sık kafamı meşgul eden şey; kendimi eşyalardan, dünya mallarından, konuşurken ruhumu acıttığım insanlardan azad ettiğimde tadacağım özgürlüktü.
Artık umursamamayı öğrendim... Artık susmayı öğrendim... Artık o yöne bakmamayı öğrendim...

Bundandır ki artık benim hiçbirşeye sıkı sıkı bağlanamayışım. Nisan ayında el çantama bir tişört ve pantolon ile çıktığım bir yolculukla başladı işte arınmalarım. Sessizce ve bir o kadar da derinlerde...
Ve o günden bugüne kadar işte, ve işte bugün "artık piştin" dedim kendime. Artık umrunda değilse tabak-çanak-eşya-ev-araba-Ayşe-Fatma-Ahmet-Mehmet;  ben, "ben olmuşum" işte.

Ve ben biliyorum ki bu dünyadaki ender ve bir o kadar da şanslı insanlardanım. Ve bunun için ne kadar şükretsem, ne yapsam az.
Bugün daha bi güzel çektim içime rüzgarı. Yağmur başka ıslattı beni. Daha bir başka gördüm aynadaki beni. Ve daha başka gördü gözlerim gördüklerini...

13 Temmuz 2012 Cuma

Tsubasa Tsubasa çok yaşa

Yeni gözdemiz Tsubasa: ) Sanırım kucukken de ızlerdım ama bu kadar benı cekmemıs ıcıne o zamanlar kı pek hatırlamıyorum.

Şimdilerde çocuklarla ızlerken çok keyıf alıyorum. Belkı de cocuklar ızlerken benım kadar heyecanlanmıyorlardır. Anlamlandıramadıgım kadar severek ızlıyorum.



Heleki tezahurat yapan kızın "Tsubasa Tsubasa çok yaşa" dıye bagırısına cocuklarla eşlik etmek çok zevkli: )






Kaptan Tsubasa


12 Temmuz 2012 Perşembe

Sarı jeep: )

Sitenin bahçesinde bu sarı jeepten var. Arabanın fotoğrafını cekmek ıstedım ama cesaret edemedım: ) Kimin tabii ki bilmiyoruz, henuz sahıbı olan komsumuz ıle tanısamadık ama park halinde durdugundan, her sabah ve aksam hakkında konusmadan yanından gecmeyız. Bazen ustune branda gecırıyorlar. Sıtedekı cocuklar da ıcınde oynuyorlar. Biz de kendimizce Semih ile hakkında konuşuyoruz, daha doğrusu Semih hakkında bın bir türlü yorum yapıyor, ben de yerıne gore cevaplıyorum, yerıne gore guluyorum: ) Bunlar da ara ara konusmalarımızdan notlar: )

"anne bak bu arada ne ılgıncmıs, ustu fılan yok, uçtu mu acaba üstü?"
        -Yok canım bunun modelı boyle. Üstü açık spor bir jeep.

"anne bu arabaya bınınce kımse sana camı kapat demez: )"
        -Evet demez, sana da kımse kapı kilidinden elını cek demez degıl mı?

"anne bu araba ıle gıderken sıcakta başın yanmaz mı, şapka mı takarız?"
        -Guneş gecer tabıı kı de aksamları guzel olmaz mı, ruzgar eser hem de ılık ılık?
"o zaman da saçlarım bozuldu dersın belki de: )"
        -Sen bana al oyle bır jeep ben demem sana saclarım dagıldı dıye: )


Fotoğraf netten alıntı

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Öteden beriden böyleyiz

Sanattan öyle aman aman pek anlamam. Çok yüzeyseldir bilgim. Gözüme güzel geldiği için güzeldir. Mesela ortaokulda dönem ödevini resim dersinden almam ile tanışmıştım Osman Hamdi bey ile. Ortaokula kadar bilmezdim kimdir nedir.
Bir resim sergisinde tablonun içine düşerek izleyenlerden / inceleyenlerden olamadım şimdiye kadar. Sanırım ilgi ile alakalı. Ressamları hayat hikayelerinden / kitaplarda okuduklarımdan bilirim genelde, bir de çok bariz ünlü olmuş tablolarından.

Paristeki bir resim sergisinde tabloya bakan adamın "ışığı şurdan yansıtmış, burdan başlamış tabloya" yorumlarına öylesine baktım, baktım, baktım ve tabii ki anlamadım, ressamın tablosuna neresinden başladığına? Bana yansıyan sadece çok güzel olduğudur tabloların.

Ben ne kadar bu konuda cahil isem, Şef de bir o kadar bilgili, sanattan anlar, kim kaç yılında ne yapmış, nasıl hangi duygu ile tabloları yapmışına kadar, sanatçının hayat hikayesine kadar bilir. Geçenlerde Semi'nin blogunda The Great Masters Sergisinin yazısını gördüm. Hadi dedim bir hoşluk yapayım, herşeyi /güzellikleri sadece adamdan beklemeyeyim, bir sergi ısmarlayayım da gözü gönlü açılsın: ) Hatta çocukları da götürelim ki ilerde anaları gibi Leonardo / Raphael / Michelangelo ve Donatello'nun sadece çocukluğum boyunca izlediğim Teenage Mutant Ninja Turtles olan çizgi film karakteri  olduğunu sanmasınlar. Yavaş yavaş içine girsinler. Sanat ile ilgili / bilgili olsunlar. Hatta Semih kardeşine binbir telkinde bulunarak "kardeş bak sergide çok sesli konuşmak yok" demeye, sonra da bana dönüp "anne neden konuşmayalım" diye sormaya başlamıştı ki Şef'in Mısır'a iş seyehatine gideceği bilgisi geldi.
Ve pazartesi akşamı gitti. Evlendiğimizden bu yana Şef için birşeyler yapayım diye attığım adımın ayağıma dolanması ile kalakaldım. Temmuz sonuna kadar açıkmış sergi. Kimbilir belki de kısmet olur da gideriz.

Ve Semih, canım oğlum. Bu kadar ince/ bu kadar düşünceli/ bu kadar bilmiş olmak zorunda mısın? Daha üç yaşındasın.

Mısır'a gideceği belli olan babasına "lütfen piramitleri görmek istiyorum, beni de götürür müsün?" demesi,

İstanbul'un tıkanmış haldeki trafiğinde dışarda olmamız ve "anne bu araba trafiği, insan trafiği değil, iyi ki bu araba trafiğinde ambulansta hasta değiliz" demesi,

Ananesine sabahları giderken bahçedeki çiçeklerden toplayıp "ananem çiçekleri görünce çok mutlu olur" demesi...

Ne deyim ki sen mutlu ol o hepimize yeter...

Dün sabahtan Defne'yi doktora götürdüm, ateşlendi hem de çok ateşlendi, salgın varmış etrafta. Günde en az 10 çocuk bu salgından dolayı geliyor dedi doktor. Ateş ile başlayan, vucutta su çiçeği tarzında benekler, döküntüler çıkartan bir hastalıkmış ve sebebi de sanırım içme suları imiş. Ve işin kötüsü bulaşıcıymış. Boğazda başlayıp bağırsak parazitlerine kadar gidiyormuş sonucu.

Ve Semih'e bulaştı bile. Dün akşamdan beri ikisi de ateş gibi yandılar. Bu sabah biraz daha iyiler ama insanın içi gidiyor iki yavrusu da ateş içinde uyuyamadığında...

İşte biz öteden beriden böyleyiz. Halimize nice şükürdeyiz.

6 Temmuz 2012 Cuma

Haftasonuna başlangıç


                             Keyifli hafta sonuna başlangıç için: )

5 Temmuz 2012 Perşembe

Sabır

Hani sorsalar bana en beğenmediğin yönün ne diye, kesinlikle "sabırsız olmam" derim. Tabii ki sadece bu değil ama en başı bu çeker...

Çok sabırsızım ve bundan dolayı çok şey kaçırdığım olmuştur. Önceki hallerime göre biraz biraz törpülendim ama yine de aşikar bir biçimde dışardan gözlenebiliyor sabırsız hallerim. Bazen çaktırmamaya çalışsam da pek başarılı olduğum söylenemez. Hele ki önemsediğim birşey ise sözkonusu sabırdan eser kalmıyor bende...


Armut dibine düşer misali; Semih benden de vahim durumda "sabır" konusunda. Çok sabırsız, çok çabuk sıkılıyor. "hemen olsunların" peşinde. Bazen istediğine, /eğer ki oldurması benim aracılığım ile olacak bir şey ise/ ona ulaşması için bilerek beklettiğim oluyor ama bunlarda pek sonuç vermiyor.

Dün akşam bahçedeki bankta oturdum, Semih'de dizime yattı, yıldızları seyre daldık. Yıldız kaymasını bekledik fakat kayan yıldız olmadı, olduysa da biz göremedik. O kadar sevmesine rağmen gökyüzünü izlemeyi-incelemeyi sabredip bekleyemedi yıldız kaymasını... Yıldızlara söylenerek bir o yana döndü bir bu yana. Sımdılık duam bu huyunun biraz yumuşaması.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Gülümseten işler...

Haftaya gülümseten işler ile başlayalım...
Hafta sonu yaptım bunları: ) Ve bu kitaba gelsin istedim bu kendimce güzellikler...




Görsel netten alıntı