Sayfalar

29 Haziran 2012 Cuma

Kriz anları...

Kaç gündür hastaneye gidip geldiğimizden, çocuklar da kim boşta ise onun eline kaldılar. Kim boşta dediğime bakmayın, boş olanlar dönüp dolaşıp annem-Şef ve ben'den oluştu. Öğlene kadar Şef baktı, öğleden sonra ben, akşama da annem. Şefin baktığı vakitlerde çocuklarda "sınır" denen birşey kalmadı. Sınırsız özgürlük sundu babaları, onlarda hayır demeden tadını çıkardılar işte. Öyle aştılar ki kendilerini şu an toplamak mümkün değil. İstedikleri yapılmaz ise öyle zırlak, ağlak bir hal içine giriyorlar ki içler acısı. Herşey "istediklerinde olsun" halleri içindeler. Babasının peşinden "ben de işe gitcemmmm"diye ağmaklı kapı kapatıyoruz.
Hiç ama hiç haz etmediğim çocuk davranışları sergiliyor ki biz hiç alışık değiliz bu duruma. Annemin oluşturduğu bir düzen vardı, yeme saatleri/uyku saatleri belli idi. Laf söz dinleyen, "hayır" ı anlayanlardı. Bir kaç haftalık el değişikliği ne kadar çabuk etki etti anlamadım.

Çocuklar Şef'te iken pek mutlular aslında, evde zaptedemediğinden devamlı dışardalar. Arıyorum, nerdesiniz? Kah oyun parkındalar, kah AVM lerin birindeler, kah bir ağaç gölgesinde yatıyorlar. Ama asla evde değiller... Kahvaltıdan sonra kendilerini nereye atcaklarını şaşırmış halde saldırıyorlar dışarıya. Şef görevini en iyi şekilde yapmış olmanın!!! rahatlığı ile görevi öğleden sonra devrediyor bana.  Sonra işinin başına dönüyor...


 Ve ben tamam iş başındayım, işten kaytarmıyorum ama aynı hizmeti de veremediğimden çocuklar bende başkalaşıyor. Farklı tepkiler vermeye başlıyorlar. Öyle babalarında iken sergiledikleri mutluluk çığlıkları sesini gitgide kısıyor. Kelimeler azalıyor, cımbızla ağızlarından almaya başlıyorum cümleleri...
Bir yandan evi toparlamaya uğraşıyorum ki son zamanlarda hiç toplanmıyor! o da ayrı bir mevzuu, bir yandan da çocuklarla hani şu kaliteli!! vakitlerden geçirmeye çalışıyorum. Bir yandan da şirketteki işler yürüsün derdindeyim. Ne derdime ise, herşeyi dert edinmekte üstüme yoktur.

E haliyle çocukların tavan yapmış mutluluk hormanları benimle iken yerlerde sürünmeye başlıyor. İçimden alıp başımı gitsem diyorum iki çocukla, Şef gibi vursam kendimi sokaklara ama güvenemiyorum ki kendime, sırtımda çanta, iki elimde iki çocuk... Biri bir yana diğer diğer yana koşarsa naparım diye düşünmekten adım atamıyorum dışarı. Evde koltuk tepesinde varsın zıplasınlar diyorum aşağıdaki komşu şikayete çıkana kadar. Eski sünger yataktan kayak yapıyorum onlara, kayaktan sıkılınca da köprü oluyor iki koltuk arasında zavallı yatak... Birbirlerini iterek kayıyorlar, aklım çıkıyor düşeceklerde birşey olacak diye. Kek/kurabiye yapıyoruz, etraftaki oyuncak dağınıklığına bir de un/yumurta dağınıklığından oluşan tezgah dahil oluyor.

Benim gibi iki çocuklu anneleri, hatta en çok ikiz annelerini düşünüyorum hep bu anlarda. Acaba ne yapıyorlar, acaba ben baştan beri bir düzen oluşturmadığımdan mi zorlanıyorum, yoksa "eksik kadınlık" gibi "eksik annnelik" denen birşey mi var. Bunu kendimde sorgulamaktan da yoruldum.
Sanırım anne = ev = çocuklar olmalı.  Aralara eşitliği bozacak faktörler girdikçe düzen filan kalmıyor...

Çocukların kim boşta ise onun eline düşmesi, "annem/Şef ve ben"den oluşan üçgenin sivri köşelerine çarptıkça biraz daha sivrilmeleri canımı sıktıkça ve etraftan bir allahın kulu da "bir iki gün biz bakarız, geliriz" demedikçe iyicene gerilmeye başladım. Hatta hiç unutmuyorum "yakın akraba" diye tabir edilenlerden birisi henüz çocuklarım olmadan hamile iken "çocuğu olan çıksın işten, kırsın dizini çocuğuna baksın demişti". Bunları duymuş birinin böyle kriz anlarında birilerinden medet ummasının da anlamsız olduğunun farkındayım ama umut işte...
Neyse konuyu dağıtmayayım. Bu zamanda "tırnağın varsa kafanı kaşı "derler ya işte o nefes aldığın her an için doğru sanırım.  He bir de "ne varsa ananda vardır, gerisi yalandır" da çok anlam bulan bir söz bu zamanda... Böyle anlarda keşke üç dört kardeş olsaydık diyorum hep...

Kaç gündür kreş arayışı içindeydim. Çocuklarım 2 ve 3 yaşlarında, aslında henüz bana göre kreş için çok küçükler. Kreşten vazgeçtim ve bir aylık yaz okulu için bakınmaya başladım. En azından babam biraz kendini toparlayana kadar...
Bir kaç yere gittim. Görüştüm fakat öyle bir piyasa yapmışlar ki, herkes kendince en iyisi. Fiyatlar da uçmuş zaten, çocuk başına en beğenmediğim yer 500 TL istiyor, varın gerisini siz düşünün, e birim fiyatı çarp iki ile, yada hiç çarpma: )  
En iyisini aramadığımdan "en iyisiyiz" diyen yerleri baştan eledim zaten. "en iyisi" diye bir şey yoktur çünkü. Özellikle telefonda üstüne bastıra bastıra "güvenlik", "hijyen" kelimelerini sarfedenlere hiç uğramadım bile. Çünkü bunlar duyma ile değil görme ile anlaşılabilir. 
Dün akşam gittiğim bir kreş içime çok sindi. Referans ile gittiğimden belki de 1/0 önce başladılar. İki bayan ile görüştüm, ikisi de konuşurken içimden "tamam burasıdır" dedim bile. İşyerime de evimize de yakın kreş. Henüz okulun içini görmeden dedim bunu ama bu bir hissiyattı. Gezince kreşin içi de temiz, bakımlı göründü gözüme. Pazartesi başlatma düşüncesindeyiz, bakalım hayırlısı...

Ve umarım herkesin gönlünce bir haftasonusu olur: =)

27 Haziran 2012 Çarşamba

Bizdeki bizler...

Dün benim doğum günümdü, babamın rahatsızlığından dolayı pek düşündüğüm/düşündüğümüz gibi olmadı. Bu durum yine de 32 olmama engel olamadı: ) 30 dan sonra yıllar hızlı mı gidiyor ne?
Kardeşim, Şef, babam, annem, çocuklarım, Gülten, Lale abla beni çok mutlu ettiniz. Binlerce teşekkür size...

Gece 03 gibi balkonda Şef ile yağmuru izlemek yarı uykulu gözlerle olsa da çok güzeldi. Özellikle ışık altından yağmuru izlemek... Gözümü açabilseydim büyülü bohçadan bir iki yudum içecektik.
Semih'in demesi gibi, "yağmur bitkilere su dağıtıyor", bahçedeki tüm ağaçlar, çimenler, çiçekler kimbilir nasıl ferahladılar.

Kaç gundur hastanedeyiz, babam kalpten dolayı ıkı haftadır yatıyor. Pil takılacaktı, taa ki Sağlık Bakanlığından 25/06 tarihinde gelen yazısına kadar. Karara göre hastanedeki piller ile devletin önerdiği piller arasındaki fiyat farkından dolayı hastanedeki piller ithalatçı firmaya iade edilecekmiş. Fiyat farkını biz verelim diyoruz onu da kabul etmiyorlar.
Hadi babamın atım hızı 60 larda en dusuk, holterde 30 cıkan hastalar var, geçici pil ile duran hastalar var, onlar ne yapacak bu sıcaklarda?


Hafta sonu cumartesi günü baba-oğul, anne-kız
takıldık. Baba-oğul Topkapı sarayının altından girip üstünden çıkmışlar. Her yerini sor, Semih anlatsın: ) Baba rehber sağlam olunca sonuçlarda güzel oluyor... Topkapı sarayının bir zamanlar yandığından bile haberi var. İlber Ortaylı'nın çocuklar için Topkapı sarayı kitabını almışlar,keyifle okuyor...
Ve Müslüman bir ingiliz kız arkadaş bile yapmış kendisine....Henüz anlaşamamışlar, biri ingilizce biri türkçe birşeyler anlatıp durmuşlar: )

Defne ile ben de önce Löseve gittik, biraz sohbet muhabbetten sonra Maslak kasrına geçtik, halasının yanına ve çay kahve derken alışveriş için Beşiktaş'ta noktalandık... Beşiktaştaki kumaşçıya uğradık fakat hep aynı kumaşlar ve Bursa pazarından metrede 2 lira/3 lira fazla fiyatlar olduğundan hiçbirşey almadan çıktım. Hava o kadar sıcaktı ki adım atacak halim kalmamıştı.

Semih dondurma ile tam anlamı ile tanıştı. Henüz magnum dışındakileri pek yemiyor ama o'nu dondurma yerken, özellikle dışını dişlerken ağzının burnunun çikolata olmasını, keyiflenmesini izlemek beni çok mutlu ediyor: )

Defne ayrı bir havalarda, acaip süslü/havalı bir şey oldu başımıza, tırnaklarına mahsustan oje sürüyormuş, suluboya fırçaları ile sürüyor ve üflüyor kurusun diye. İlk defa 30 yaşında oje sürmüş bir annenin kızı mı bu dedim izlerken: )
Hep ters olurmuş ya ana kızlar, sanırım doğru, annem çok bakımlı, süsü, giyinmeyi seven bir kadın, ben bir o kadar paspal, bulduğunu sıtına geçiriveren, saçını alalade toplayan, makyaj nedir bilmeyen, rahat olayım yeter diyen  bir kadın ve kızım da bir o kadar süslü püslü. Doğum gününde aldığım elbiseyi "beğenmedim" diyerek giymeyen bir kız.


Biz de durumlar böyle bir kaç gündür...

20 Haziran 2012 Çarşamba

Çocuk olmak lazım.

Defne geçenlerde parmağını binanın dış kapısına sıkıştırmıştı, biraz morarmıştı ve dün de attı tırnağı. Kökü tuttuğu için kopartamadım, kestim makas ile. Bu Defne'yi çok etkilemiş olmalı ki herkese anlatmaya başladı.
"anne tırnağımı kesti, tınak çıktı" şeklinde...
Asansörde Defne yine tırnak mevzusunu anlatmaya ve araya henüz bizim anlayamadığımız sözcükler sıkıştırmaya başladı, anlattı anlattı...
Semih en sonunda;
"baba ne anlatıyor bu böyle" dedi: )


Bu sıralar Semih yine formunda, akşam maç izleyen babasına çizgi film izlemek için yalvarıyor ama babasına sökmüyor, en sonunda dayanamadı ve
"ben odama gidiyorum, kitap okuyacağım" dedi: )
Baktım yatağının ortasında oturmuş, kitabını okuyor...

Sabah yatağını topla diyoruz,"dersimi bitirmeden olmaz" diyor. Dersi filan yok, sallıyor resmen, almış bir kitap, önce bunu kardeşime öğretmeliyim diyor. Tabii ki toplamadı yatağını filan. Kitabı ananeme götürcem diye tutturdu. Olmaz deyince de inatlaşmaya başladı. En sonunda yoldaki çocuklar alabilirler kitabını elinden dediğimizde de "çantaya koyarsak alamazlar" cevabı bizde işe yaramadı: )

Yastığın altına koy bakalım akşama okuruz dedik. Sanırım aklına yattı ki gitti yastığın altına bir güzel yerleştirdi...

Çocuk olmak lazım...

19 Haziran 2012 Salı

Hazırlık var...

İnsan kendi doğum günü hediyesi için uğraşır mı demeyin. Eğer ki resmi kanallarda bir sorun çıkmaz ve ben istediğim hızda çalışabilirsem kendime çok güzel doğum günü hediyesi hazırlamaktayım: )







15 Haziran 2012 Cuma

14 Haziran 2012 Perşembe

Doğa yoksunluğu sendromu...


Doğa yoksunluğu sendromu aslında ilk olarak çocuklarda tespit edilmiş.

Bu kavram Richard Louv tarafından 2005 yılında yayınlanan "doğadaki son çocuk kitabında" ilk olarak kullanılmış.
Özellikle son yıllarda çocukların doğaya çok daha az çıkmaları, sürekli kapalı yerlerde kalmaları, enerjilerini boşaltamamaları, okulda beden dersi saatlerinin azalması, bilgisayar başında geçirilen zamanların artması, teneffüs saatlerinin azaltılmasının dikkat eksikliğinin artışındaki nedenlerden olabileceği ileri sürülüyormuş.

Doğa yoksunluğu sendorumu sadece dikkat eksikliği değil, aynı zamanda depresyon ve anksiyeteye de neden oluyormuş.

Doğada yapılan egzersizler dikkat ve konsantrasyonu artıyormuş. Stresin azalmasına yardımcı oluyormuş.
Bir araştırmada hastanedeki odaları bahçeye bakan ameliyat olmuş hastalar, odası koridora bakan hastalardan çok daha çabuk iyileşmiş.

Richard Louv'a göre, bir çocuk doğada bulunduğu anda bütün duyuları aktif halde oluyormuş. Bilgisayar ekranı gibi tek bir alana konsantre olmak yerine, kendinden daha büyük bir şeye dalıyor, onun bir parçası oluyor. Görüyor, duyuyor, dokunuyor hatta tadıyor. Beynini tazeleme fırsatı buluyormuş. Böylece gelecek sefer odaklanmak, dikkat etmek zorunda olduğunda bunu daha iyi berecebiliyormuş.

Kaynak; İSMMMO yaşam dergisi...

Büyük şehirlerde yaşayanların sorunu ayaklarının toprağa basmıyor oluşu. Yüksek yüksek binalara, dört duvara hapis olmaları.

İlerdeki düşlerimden biri çiftçi hayatı sürmek olduğundan alternatif yaşam ile ilgili çok araştırma yapıyorum. Hiç birşey yapamasam bile bahçeli evde yaşamayı istiyorum, bu konuda Şef'e güvenim sonsuz: )

Ve gerek çocuklarla, gerek kendince güzel zaman geçirilecek ve bir sürü bilgi edinilebilecek bir kaç link;

http://www.kampagidelimmibaba.com/ Çok güzel aktiviteleri olan bir site. İlla araba sahibi olmanız da gerekmiyor, arabası olanlarla sizi eşleştirebiliyorlar, çocuklar kendini aşıyor kamplarda. Hem de çok ekonomik.

http://dedetepe.org/ ömür boyu dedetepe çitfliğinde çalışabilirmişim gibi geliyor: )

http://camtepe.org/ ekolojik yaşam kültür merkezi.  Sanırım insan burada yaşlanmaz.

http://alternatifyasam.blogspot.com bu blog sahibi de çok güzel araştırmalar yapan çiftçi olma düşü kuran biri. Blogunu detaylı inceleyin derim. Gelirine giderine kadar herşeyi yazıp çiziyor, tablolar hazırlıyor.

http://blog.meyvelitepe.org "Masal evlerinin" yapım aşamasından "Kır evinde yaşama" varana kadar en ince ayrıntısına kadar anlatmışlar doğada yaşamı...

Ve daha niceleri...

Görsel netten alıntı

13 Haziran 2012 Çarşamba

En aptalca dalgınlık.

Şimdi hayatta yapılmış en aptalca dalgınlığı yazacağım...



Araba kullanmasını İstanbul trafiğinde hiç sevmiyorum, zaten arabam da yok, arabalardan da pek anlamam, bir volvo bilirim bir de audi. Olursa da mutlaka güvenlik açısından bu iki marka olsun isterim. Mesela volvo s60 ile İstanbul'dan Edirne'ye giden yolda 160/180 km*hız yapma keyfi baha biçilmezdir.  Bir de müzik olmalı bas gitardan...
Biz genelde taksi kullanırız, eğer ki iş saatleri değilse otobüs, metrobüs gibi toplu ulaşım araçlarını.

Mıymıy araç kullananlara da sinir olurum. Arkadaki aracın yeşil ışık yanar yanmaz korna çalmasına da, gereksiz yere sellektör yapanlara da, neyse konu dağıldı...

Benim herkesin kullandığı arabaya da binememe gibi dertlerim var. Eğer ki güvenmediysem kullanıcıya "siz gidin ben peşinize gelirim" der, birşeyler uydurur ve bir şekilde kaçarım: )
Taksiye binerken bu hiç aklıma gelmiyor, sanki tüm taksiciler süper dikkatli araç kullanırlarmış gibi izlenimim var bilinçaltımda.

Fakat bazen zorunluluktan özel araçları da kullanıyoruz. Sabah şirket aracı ile bir yere gitmem gerekti. Ve henüz araç çalışmadan emniyet kemerini taktım, inerken de kapıyı açıp kemeri çıkarmadan inmeye çalıştım. Tamam güvenlik dedik, emniyet kemeri önemli dedik, emniyet kemeri ile dost olalım dedik ama bu kadar da demedik.

Bugün tarihi ile kayıtlara geçsin;

"hayatta yapılan en aptalca dalgınlık; "emniyet kemerini açmadan arabadan inmeye çalışmak" olsun."

12 Haziran 2012 Salı

Nasıl düşlüyorsan öyle hissediyorsun...

Sabahları hatta öğlene kadar şirketten eve gittiğimde yapacağım çeşit çeşit yemeklerin/tatlıların hayalini kuruyorum, kuracağım güzel sofranın, yemek sonrasında da dikeceğim dikişlerin...
Hatta hayalimde ortaya öyle güzel şeyler çıkartıyorum ki kendimle bir başka güzelleşiyorum. Vayy be sen ne harika hatunmuşsun diyorum ve kendimi çok beğeniyorum: )
Tabii hepsi hayalimde oluyor...


Öğleden sonra, saat 16:00 dan itibaren de eve gitsem şöyle bir uzansam, hatta biraz tv izlesem,çocuklar "hadi anne boyama yapalım" yada "parka gidelim" demeseler, şeklinde hayallerim U dönüşü yapıyor. 
Harika hatunluk el sallayarak gidiyor, arkasına bile bakmıyor hain, utanmasa nanik yapacak: )

Aklım "annem akşama ne yaptı acaba" diye sorular üretiyor... "keşke şunu yapmış olsa" diye çeşitlendiriyorum düşüncelerimi: )Arayıp siparişte veremiyorum, "aaa anne şunu yapsan akşama süper olur" diyemiyorum, "iki çocuğuna baktığım yetmiyor, bir de siparişle yemek mi " istiyorsun diyecek?

Susup, akşama tabağımıza ne konursa yemeğe başlayacağımı düşlemeye devam ediyorum...
Lakin önümde ne yemek olursa olsun, öyle güzel düşlüyorum ki o yemeği, öyle güzel sindire sindire yiyorum ki, gören beni en lüks restaurantlarda koca tabaklarda sunulan bir lokmacık bilmem ne yatağında bilmem ne eşliğinde bilmem ne yiyor zanneder : ) 

Velhasıl nasıl düşlüyorsan öyle hissediyorsun...

11 Haziran 2012 Pazartesi

Yalan dünya...

Öncelikle cuma günü kızımın doğum gününü kutlayan herkese teşekkür ederim: ) Biz de kendi aramızda bir doğum günü yaptık hanımefendiye... Diledikleri gibi eğlendiler abi kardeş.




Son günlerde Semih'ten ayar yemeğe başladım.
Dışarda olacağımızdan perşembe akşamı dedim ki;
"oğlum sabah unutturma tırnaklarını keselim"
Ve aldığım cevap;
"çocuklar annelerine hatırlatmaz böyle şeyleri, anneler hatırlar ve hadi gel oğlum yapalım der."

Ben error vermiş pc gibi donakaldım...

Cumartesi babamı hastaneye yatırdık, bu sabahta çocukları anneme götürürken tembihliyorum;

"oğlum, ananeni üzmeyin, on kere söylettirmeyin birşeyi, televizyon açın tüm gün izleyebilirsiniz. Kardeşinle kavga etmeyin. olur mu?"
"Anne şimdi dedem hastanede diye ben ananemi hüç üzmem, muzlu süt yok derse inanırım da hiç merak etme. Ama sen de akşama muzlu sütümüzü getir olur mu? Böylece anlaşmış oluruz"

Blog başlığı mı? Yazı ile içimden ilişkili...








7 Haziran 2012 Perşembe

İyi ki doğmuşsun kızım...

Keyfine pek düşkün, keyif insanı, candan, cilveli, nazlı, kıskanç, titiz, tertipli, cazgır, minicik, kendinden 14 ay büyük abisinin kıskançlıkla sataşmalarına maruz kalan, abisini kışkırtan sonra da numaradan ağlama ayakları yapan güzel kızım...

Bugün 2 yaşını bitiriyor...



İsim düşünürken ben Şevval olsun istedim, babasına aklına geldi Defne. Yaz kış solmaz Defne'nin yaprakları... Abisi gibi çift isimli oldu...
Adı gibi güzel olsun. Güzel günler beklesin onu, kızsın, bağırsın, söylensin, ağlasın, gülsün ama içine atmasın, susmasın. Geç kalmasın yaşına, koşarak yaşayıp önüne de geçmesin yaşının. Günü yaşasın, heyecanlansın, heyecanı yüzüne yansısın. Kaygılansın, telaşa düşsün ama yılmasın. Korksun ama korkmasın, dengesini kendi kurabilsin. Cesaretini kendi biçsin. Kendi dengesindeki dengesizliklerle başa çıkabilsin. Güçlü olsun, kolu kanadı kırıldığı anlarda limanı herzaman en sevdiği olsun.

İyi ki benim kızımsın, yüzüne her baktığımda kendimi buluyorum sende, yeniden büyütüyorsun beni.

Seni çok seviyorum.


Destana göre, Yunan Deniz Tanrısı Peneus'un kızı Dafni'ye, Apollon aşık olmuştur. Dafni'ye umutsuzca aşık olmasının nedeni, aşk tanrısı Eros'un oklarından birine hedef olmasıdır.

Apollon aslında çok iyi bir okçudur ve kendiyle övünmeyi çok sever. Birgün kendisi gibi iyi bir okçu olan Afrodit'in oğlu genç Eros ile karşılaşır ve onun okçuluk kabiliyeti ile ilgili alaycı sözler söyler. Buna karşılık, Eros öç almak ister ve iki ok hazırlar. Biri altın suyuna batırılmıştır ve saplandığı kişiye tutku ve sonsuz aşk verecektir. Diğer ok ise saplandığı kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracaktır. Altın ok Apollon'un kalbine saplanır ve Dafni'ye umutsuzca aşık olur. Fakat ne yazık ki diğer ok Dafni'nin kalbine saplanmıştır. Dafni, Apollon'dan sürekli kaçar ve aşkını reddeder.

Bir gün Dafni yine kaçarken Apollon'a yakalanır ve babası
Yunan Deniz Tanrısı Peneus'dan yardım ister. Peneus, Dafni'yi Defne
ağacına dönüştürür ve Dafni sonsuza dek Defne ağacı olarak kalır.

Apollon ise, Defne ağacından aldığı yapraklarla kendine bir taç yapar ve bu tacı başından hiç çıkartmaz. Tüm Apollon heykellerinin başında gördüğümüz Defne yapraklarından yapılmış tacın sebebi budur.

Fırsat ve cesaret?


İşte tam bu haldeyim.



İnsan önüne çıkan fırsatları değerlendirmeli mi? Fırsat sandığı şey gerçekten fırsat mı? Cesaret olmadan başarı olmaz mı? Cesaret edip yola çıkmazsam olduğum yerde mi kalırım? Kafam karman çorman?
Fırsat da bir gelir iki gelir üçüncüde başka kapıya mı gider?

Görsel netten alıntı

6 Haziran 2012 Çarşamba

Kısa kısa gündemim/iz...

Kısa kısa;



Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, zorunlu eğitimi kesintili 12 yıla çıkaran kanunda merak edilen soruları yanıtlamış. “12 Yıllık Zorunlu Eğitim: Sorular ve cevaplar” adlı “4+4+4 kitapçığı” çıkaran ve 58 soruda merak edilenler yayınlanmış, okudunuz mu?


Türkçe olimpiyatlarına bakındım biraz. İyidir hoştur, desteklemek de lazım. Herşeyi ile kabulum lakin istiklal marşımızın /türk milli marşının/ Mozambikli bir çocuğun okumasını garipsedim. Okuyacak/okutacak Türk mü bulamadınız?

Diyanet gibi bir kurumun bakanlığı olmasını tasvip etmesemde, kürtajla ilgili haram/helal tartışmaları gündemi bu kadar meşgul ederken diyanetin fetva vermesini neden garipsendi anlayamadım. Papa açıklama yapsa aynı tepki verilecekmiydi?
He bu fetva üzerine hükümet karar almaya kalkarsa/kanun metni oluşturursa orada tepki verilebilir...

Kürtaj / sezeryan gündemi bu kadar meşgul ederken / ettirilirken kimse Uludereden, bazı kurumların grev haklarının ellerinden alınmasından bahsetmedi. Buna çoğu köşe yazarları da dahil.

Ülkemiz de hükümet kürtajı dilinden düşürmiyor ya, muhalefette patates sevdasına düşmüş, neler oluyor?

Geçenlerde tweeterda bir ileti okudum, kimin hatırlamıyorum; "Küçük yerde büyüyen insanların daha inançlı olmasının en büyük nedeni doğanın gücüne şahit olarak yaşamalarıdır." yazıyordu,  kaç gündür kafa patlatıyorum üstünde ne kadar doğrudur /mantıklıdır diye?

Projeleri tamamlanan Ayşe Hafsa Valide Sultan Türbesi, İl Özel İdaresi tarafından yaklaşık bir yıllık sürede restore edilecek. Bu bence güzel haber... Hoş diziyi tv'nin dibine girip izleyenlere sorsak yeri nerdedir diye, bilen çıkmaz...

Hadi bunu da yazayım, aklımda duracağına burda dursun:)
Bazı/çoğu insanların çalıştıkları yerde "ekmek parası" ardına sığınarak karaktersizleşmelerine, yalakalıklarına, yüzüne güldüklerinin arkasından bin türlü laf etmelerine, sonra da hiçbirşey olmamış gibi hayatlarına devam etmelerine anlam veremiyorum.
İşte o kazandığınız "ekmek parası" değil be... Biraz zorluk çek, dik dur ama öyle pis, öyle kendinden ödün vererek "ekmek parası" götürme evine...



Görsel netten alıntı

5 Haziran 2012 Salı

Kardeş kavgamız hayırlı olsun...

Ve bugün itibari ile sabah sabah ilk kardeş kavgalarını ettiler... Vatan millete hayırlı olsun. Allah ne eksiltsin ne arttırsın...


Paylaşılamayan da "oyuncak sepetini kimin taşıyacağı" muhabbeti. Defne taşımaya çalışıyor, Semih "heyttt" diye ters ters efeleniyor, Defne ağlamaya başlıyor, hem ağlıyor hem de "pis Mehmet, Mehmet pissss" diye suratına suratına saydırıyor...
Kızım sus anlamıyor, oğlum birlikte taşıyın dinlemiyor. Sepetin içinde de bir tane top var. Hepitopu bir top. 
Allahtan ananeye gidecektik de uzun sürmedi. Biri topu aldı içinden taşıdı, diğeri de boş sepeti.


Aklıma kardeşim ile ettiğimiz kavgalar geldi: ) Kedi köpek gibi birbirimizi yerdik, beş dakika geçmeden de sarılır öpüşürdük. Evde ne kumanda kalırdı, ne annemin terlikleri, ne yastıklar, hepsi havada uçusurdu. Bu anlar genelde annem evde yokken olurdu. Annem evdeyse daha usturuplu idi kavgalarımız: )
Sonra da mutfaktan gizlice aldığımız kesme şeker kutusundaki şekerleri masanın altına girip yerdik. Barışmamızın kutlaması yapılırdı kesme şekerlerle, taa ki annem bizi yakalayana kadar: )

Şimdi hepsi güzel bir anı...

4 Haziran 2012 Pazartesi

Fevkalâde Memnunum Dünyaya Geldiğime...


Haftaya bu güzel şiir ile başlamama vesile olan Şevin'e... İyi ki varsın...




Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime,
toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum.
Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen
ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı
dünya, inanılmayacak kadar büyüktür benim için.
Dünyayı dolaşmak,
görmediğim balıkları, yemişleri, yıldızları görmek isterdim.
Halbuki ben
yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu.
Mavi pulu Asya'da damgalanmış
bir tek mektup bile almadım.
Ben ve bizim mahalle bakkalı
ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da.
Fakat ne zarar,
Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride, her kilometrede dostum ve düşmanım var.
Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.
Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar
kanlarına susamışım.
Benim kuvvetim :
bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır.
Dünya ve insanları yüreğimde sır
ilmimde muamma değildirler.
Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden,
büyük kavgada
açık ve endişesiz
girdim safıma.
Ve dışında bu safın
toprak ve sen
bana kâfi gelmiyorsunuz.
Halbuki sen harikulâde güzelsin
toprak sıcak ve güzeldir.


Nazım Hikmet Ran


Fotoğraf netten alıntı

1 Haziran 2012 Cuma

Haziran 1

1 Haziran bugün... Hem haziranın ilk günü hem de cuma olması çok tezat geldi nedense bana. Sanki haziran başlangıcı haftaiçinin son günü olmamalıydı.
Haziran ayı hem kızımın hem de benim doğum günümü barındırıyor. Ondandır ayrı bir sevmem bu ayı.
Son bir kaç gündür şirkette de çok yoğun günler geçiriyorum.
Aklımda da bir sürü şey. Ha bu akşam, ha yarın akşam, ha hafta sonu diye içimden geçirsem de yapılacakları, hiçbirini hayata geçiremiyorum. Sanki fotoğraftaki gibi bir yokuşu tırmanıyorum.


Ve işte geldi hafta sonu, her zaman diyorum iki gün hafta tatili çok az, üç gün olmalı diye ama anlayan yok. Umarım herkes dilediğince hafta sonu geçirir...