Sayfalar

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Fizik dersi 1; Sürtünme Kuvveti

Bundan sonra Fizik ile ilgili tüm sorularınızi Semih efendiye sorabilirsiniz. Kendisi bizi, özellikle dayısını bir güzel madara etmiş bulunuyor.

Hemen hemen her akşam Kinder süpriz yumurtalarından alırım eve giderken. Biri Semih, biri Defne, diğeri de ya dayısı ya da babası için. Yada diyorum çünkü hangisi önce kaparsa onun oluyor: )
İçindeki şirinler de benim: ) İki üç köy kuracak kadar şirinimiz mevcut...


Neyse yine çikolataların yenilip, oyuncakları ile oynanma sırasında oldu herşey.
Bir tekerlekli oyuncak çıktı ve Semih onu üzerinde naylon örtü serili masada sürmeye çalışıyor fakat tekerlekler dönmüyor ve araba gitmiyor.


Semih;
"Dayı neden gitmiyor bu araba burda?
Dayısı;
"Oğlum şimdi sana, sürtünmeden dolayı desem, sürtünmenin kuvvetini anlatsam anlayacak mısın?
Semih; /gayet ciddi/
"Dayı neden anlamayayım,  -sırtını duvara sürtmeye başlar- ve dayı bak sürtünme budur. Duvar tırtıklı olduğu için zordur ama örtü kaygan ya sürtünme kolay olur. Kayar burda tekerlekler, dönmez"

der bize bir güzel dersimizi verir.

Dayı;
Napcaz oğlum biz seninle böyle: )

29 Mayıs 2012 Salı

Tarih 26 Mayıs 2012 cumartesi


Tarih 26 Mayıs 2012 cumartesi.



Çocuklarım anne ve babasının aksine, hatta çoğu kişisin aksine Taksim'e tünelden giriş yaptılar. Genelde meydandan aşağı yürünür ama biz girişi tünelde başlattık. Artık çocuklar ile çok daha rahat gezebiliyoruz. Yavaş yavaş büyüdüklerini hissediyorum/hissettiriyorlar. Hafta içi pek dışarı çıkaramadığımızdan hafta sonlarını dışarda geçirmeye çalışıyoruz tabii imkanlar doğrultusunda.
Kapalı yerlere götürmeme gibi bir inatlaşmamız var kendimizle. Genelde açık havada, taşta toprakta, üstleri başları bayağı kirlenerek eve varıyoruz ama çok eğleniyoruz. Daha çok gideceğimiz yerlerin çocuklara hitap etmesine dikkat ediyoruz o kadar. Aynı yaş grubu olduklarından da pek sorun yaşamıyoruz.

Bu hafta sonuna da cumartesi günü bir sergi ile başladık. Çok birşey anladılar mı sergiden, hayır. Sadece oyuncak gibi bakındılar, "aaa anne bak, babaaa" diye dikkatlerini çekenlere tepki verdiler ama olsun. En azından artık düldülü, tin tini biliyorlar: )
Zamanla anlayacaklar bu tür gezilerden kendilerine düşenleri. Alışacaklar. Kendileri isteyecek gitmeyi.

Akşamları kitap okumanın ne anlamı var çocuklara derdim. Ne anlarlar. Hani daha bir yaşında, iki yaşında ne anlıyorlar, sıkılıyorlar, kalkıyorlar, dikkatlerini veremiyorlar diyordum eskiden. Geçenlerde baktık Semih kendi kendine hikaye yazıyor. Kahramanlarını, karakterlerini öyle güzel yerleştiriyor ki masalın içine büyük birisi bile rahatlıkla dinleyebilir. Demek ki diyorum çok kitap okumaktan. Neyse hani sergiden ne anlar çocuklar demeyin. Yakında da Pepee konseri varmış. Pepee yi çok sevdiğimizden değil ama konserler nasıl oluyor, neler yapılıyor bilsin, görsün diye gideceğiz.

Neyse konu nerden nereye geldi?

Taksim sonrası Dolmabahçede soluklandık. Beşiktaşta dolandık. Ortaköyde noktalandık. Ortaköyde standaların önündeki çocuk oyuncaklarının hepsine, takılara, tokalara bir güzel sarktık. Tezgahlara birşey olacak diye çok korktum: ) Zira herşeye el atıyorlardı, biri bir tezgaha, diğeri öbürüne koşuyordu.  Allahtan kazasız belasız kendimizi Beşiktaş sınırlarına attık. Pazar gününü de klasikleşen Ihlamur kasrında çayır çimen içinde, çay kek eşliğinde bitirdik.



Not;
Cuma akşamı bana şeytanın bacağını kırmak yine nasip olmadı. Yağmur, yağmur, yağmur. Tamam berekettir diyorum da, neden cuma akşamlarında yağıyorsun. Ben de mecburen doğru evin yolunu tuttum. Annemin "artık iki kere hakkını kaybettin, son hakkın kaldı, ona göre gününü iyi seç" şeklinde tehditkarı bir cümlesinden sonra temmuz ortasına karar kıldım Masumiyet müzesi için: )

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Red Kit İstanbul'da...

Gölgesinden hızlı silah çeken yalnız kovboy "Red Kit" sadık beyaz atı Düldül ve sevimli köpeği Ren tin tin ile beraber suçluların ve adaletsizliğin amansız düşmanını benim zamanımın ve benden önceki zamanların jenerasyonları mutlaka biliyordur, mutlaka okumuşlardır, izlemişlerdir. Ben küçükken teyzemin oğlu alırdı tommiks, red kit çizgiromanlarını, ben de ondan kalanlar ile yetinirdim : )

Hafta sonu Taksimde Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde "Red Kit İstanbul’da" sergisi vardı. Çocuklarla gittik: ) Onlar da bilsin etsin, okusun, görsün...

Suçluları temsil eden Dalton kardeşler; Joe, William, Jack ve Averel ve diğer unutulmaz karakterler Kalamiti Jane, Billy Kid, Yargıç Roy Bean, Jesse James, Akbaba, Posta arabası sürücüsü Hank ve Cenaze Levazımatçı'sı hepsini yapmışlardı.


Bunlar benim aranan çocuklarım: )

 


Aranıyor ilanlarından sonra salondan giriş yapılıyor: )
























Sergide, orijinal çizimler, karakterlerin oluşum süreçleri, çizgi roman endüstrisinin gelişimi, Lucky Luke -orjinal adı-evreninin perde arkası, Red Kit'e özgü dünya görüşü ve korsan çizimli albüm kapaklarından İzzet Günay-Sadri Alışık'lı sinema afişlerine kadar Red Kit'in Türkiye macerası çizgiromanları-tabloları vardı.


25 Mayıs 2012 Cuma

Ay akşamdan doğdu...

"Fakir hırsızlığa çıkınca ay akşamdan doğarmış" bunu küçüklükten beri duyarım annemden. Bir de "elden gelen öğün olmaz, olsa da zamanında bulunmaz" ikisini de annem sık sık kullanırdı. Hala kullanır.  Acaba annem genelde bunları dedirtecek anlar mı yaşadı diye merak etmişimdir hep ama soramamışımdır.

Benimki de o hesap. Geçen cuma akşamı için annemle anlaşmışız, çocuklara bakarım demiş, ben de keyiflenmişim, çocuksuz dışarı çıkacağım, kafama göre gezeceğim bundan daha güzel keyif var mı? Çocuklar da güvende. Aklım onlarda olmayacak. Gözümde tüten taksim daha da ulaşılmaz oluyordu iş çıkış saatleri yaklaştıkca.
Ama hava öyle mi, annem kadar olamamıştı hava. Yağmur, gök gürültüsü aldı başını gitti. Gezmeye gitmek ne mümkün, işten çıkıp servise binene kadar sırılsıklam ıslanmıştım bile. Direk evin yolunu tuttum. Halbuki Çukurcuma'ya gidip Masumiyet müzesini gezecektik arkadaşımla. Orhan Pamuk'tan pek haz etmesem de, kitaplarına önyargılı yaklaşsam da merak ediyordum orayı. Ama olmadı. Gidemedik.

Bugün de; görmeyi çok istediğim yerlerden olan Ohrid'e gitmeyi istedik. Biletleri aldık, herşey hazır akşama yola çıkalım dedik.
Yunanistan ve Makedonya'da hafta sonu geçirmeyi planlamıştık. Lakin yine "ay doğdu üstümüze" çıktığımız hırsızlıkta yakalanmıştık. Bir sonraki haftaya erteleyelim dedik. Sonraki bir iki hafta için de bulunmamız şart olan iki nikah çıktı, artık 15 haziran için "akşamdan çıkan ay'ı" batırmaya çalışalım diye kesinleştirdik...

Bugün cuma. Herkese planları dahilinde güzel hafta sonu dilerim... Benim plansız hafta sonum bu akşam başlamakta, bakalım şansımıza neler çıkacak...


Fotoğraf netten.



24 Mayıs 2012 Perşembe

Kamyon arkası keyfi...

Bloglarda çok güzel yazıya dökülmüş anne çocuk ilişkileri okuyorum. Bazılarına çok üzülüyorum, bazılarına çok gülüyorum, bazılarında da çok düşünüyorum...


3 yaşında bir erkek ve 2 yaşında bir kız çocuğu olunca evde, çocuklu evlerin biraz daha almış başını gitmiş hallerine bulanıyor bizim ev. Ve o haller beni daha da bulandırıyordu.

Önceleri/bakmayın önceleri dediğime, çok önceleri değil/ çok takardım ev dağıldığında yada yemek eksik olduğunda yada alışveriş yapılacak ama vakit olmadığında, yada yapmak istediklerim pek yarım kaldığında, hatta takmak ne kelime çıldırırdım, sağa sola sarardım. Bu sarma hallerimden en çok nasibini alan Şef olmuştur, he bir de annemi de es geçmemek lazım...

Sonra baktım çocuklar büyüdükçe Şef'e ayrı bir ilgi göstermeye başladılar. Ben evin kötü polisi olmuşum. Bişey olsa hemen "bak annene söylerim" lafları da bu kötü polis ünvanımı iyicene üstüme yapıştırıyordu.
Kanıma dokunmaya başladı bu durum. Dicem ki o kadar besle büyüt en ufak şeyde gitsin babalarına sığınsınlar. Milletin çocukları "anne" diye ağlar, benimkiler de "baba" diye ağlıyorlardı. Sonra hani çocuklara aptalca sorulan sorulardan "hadi söyle bakalım kimi seviyorsun en çok" sorusuna benimkiler "önce babamızı seviyoruz" demeye başladılar...  Bu da üstüne kaymak olsun tatlının.
Ama anladım ki bu iş beslemekle,karnında taşımakla, doğurmakla, büyütmekle olacak gibi değil.

Uzun zamandır gözlemlemeyi seçtim. Yaklaşık üç dört aydır gözlemliyorum baba oğul / baba kız ilişkilerini. Ve anladım ki ben onlarla KEYİFLİ vakit geçirmiyormuşum. İşte tüm neden buymuş. İşin sırrı olinde filan değilmiş anladım. Allahtan akıllı kadınım da geç olmadan çaktım olayı:) Ondan sonra;

-Bıraktım artık ev dağınık kalıyor. "Eve aniden misafir gelirse evim dağınık olmasın" düşüncemi çürüteli üç ay oluyor: ) Canım eve de aniden yabancı misafir gelmesin, ha olduya geldi sakın ha arkamdan evi oyuncak dolu, odadan çocuk odasına boylu boyunca oyuncaklar dizili, çok karışık mutfak falan filan diye laf etmesin, fena bozarım.
Çocuklar TV karşısında kek/kurabiye/muzlu süt/puding keyfi yaptıklarından odadaki halı /açık renk olduğundan çok çabuk kirleniyor/. Yunanistan adaları gibi ara ara çıkolatalı puding lekeleri bulursunuz halıda, umrumda mı "HAYIR". İlla mutfakta yiyeceksiniz diye diretmiyorum artık. Halı yıkamacılar da para kazansın değil mi? Yakında ayda bir halı vermekten halı yıkamacılar bize indirim yapacaklar.


-Dışarı çıktığımızda üstleri başları kirlenecek diye "aman kumda ayaklarını sürüme, aman suya basma, aman kaydırak kirliyse kayma, ellerini kenarlara sürme" çocukları çıktıklarına çıkacaklarına pişman eden ben, artık su birikintisine birlikte basıp ayakkabılarımızın izlerini geride bırakıyoruz, kaydırak kirliyse de kayıyoruz, ellerimiz kirlenirse siliyoruz/yıkıyoruz, kumda ayaklarımızı sürüdüğümüzde ayakkabılarımızı çıkarıp kumlarını boşaltıyoruz, sonuç mu "MUTLUYUZ". Bunu babaları ile dışarı çıktıklarında zaten yapıyorlarmış... Ondanmış eve benimle çıktılarında ağlayarak, babaları ile çıktıklarında gülerek / şakalaşarak geri dönmeleri.

-Günlerden bir akşam dedim ki; hadi çocukları da yaptıklarıma dahil edeyim, birlikte mutfakta güzel saatler geçirelim ama ne mümkün, şeker hamurlu kurabiye yaparken arkamı dönmem ile tezgahtan aşağı inen pudra şekeri kutusu arasında iki saniğe yoktur sanırım. Ortalık beyaz toz bulutu ile kaplanmıştı bile. Tabii ben yine dellenmelerde, bağrınmalarda, sizinle iş yapanda kabahat diye söylenmelerde, bir yandan da Semih ile Defneyi mutfaktan dışarı çıkartmak için çekiştirme ile cebelleşirken buldum kendimi. O gün mutfağı öylecene bırakıp, kapıyı kilitleyip yatmıştım. Sabah Şef'e anlattığımda "e ne var süpürürüz temizlenir, hem de mis gibi kokmuş" demişti: ) Bakmayın şimdi güldüğüme o zaman çileden çıkmıştım.
Şimdi diyorum ki ne büyük bir hata yapmışım. Bu tramvayı çocukların beyninden silmem yaklaşık 15/20 tepsi börek/kek/kurabiyeye onları eşlik etmekle bir nebze çözüldü. Şimdilerde Semih efendi yumurtaları kırar, Defne hanımda susamları/çörekotlarını serpiştirir. Fırın başında da muhabbetle yapılanların pişmesini bekleriz.
Mutfak kirlenmiyor mu? Ooo hem de nasıl, çarşamba pazarını geçiyor tezgah. Ama olsun, sonuçta MUTLUYUZ. Pişenleri de "KEYİFLE" yiyoruz. Artık hadi ye oğlum/kızım diye koşturmuyorum peşlerinde. "anne bunları biz yaptık değil mi?" diye kendi kendilerine pişenleri yeme yarışına girişiyorlar.

-Yemek mi yok evde, dertlenmiyorum artık, illa sağlıklı şeyler yesinler, bağırsakları çalışsın, illa çorba olsun içsinler diye. O akşamı da pizza ile geçirebiliyoruz. Ben yokken eve sipariş verilen pizzalardan alışkın oğlum bile "anne arayalım mı pizzacı abiyi" diyebiliyor, çocuklarda bendeki değişime çabuk adapte oldular: )

Henüz hala yataktan kalktığında "BABA" diye bağıran kızımın sınırlarına ulaşamadım ama olsun azimliyim...


Evdeki koca kamyon ile Semih efendinin oyuncaklarını inşaat malzemesi diye holün ortasına yığmasına, ayağıma takılan oyuncaklara sinirlenmiyorum.
Topla hadi dediğimde "kamyonumda biraz keyif yapayım sonra toplarım" cevabını alabiliyorum, kamyonun arkasında keyif yapıyormuş: ) Keyfini yapınca da tüm kaçma hareketleri henüz bana sökmüyor. O inşaat yığıntısı toplanacak. Henüz o kadar da genişlemedim.





Rahat olmak lazım bu hayatta derlerdi de inanmazdım. Şef'teki keyfin/keyifli vakit geçirmelerin henüz ucunda kıyısında yüzmekteyim ama bir adım attım ya gerisi gelir umudundayım.

Yine de sınırlarımız var evde, hepten saldım çayıra modunda değil vakit geçirmelerimiz.

Bakalım gelişmeler/sonuçlar ara ara bildirilecek: )


Herkese keyifli günler olsun...




23 Mayıs 2012 Çarşamba

Tatlı/tuzlu

Hafta sonu annemin misafirleri içindi.

Tulum peynirli, dereotlu tuzlu kurabiyeler on numara çıktı: )
Tarifini sarımutfak'tan almıştım. Eğer ki dereotu sevenlerdenseniz deneyin derim. Bu ölçüler ile 2 tepsi çıkıyor. Bir tepsiyi daha fırına koymadan baba-oğul pişen tepsidekileri bitirmeyi başardılar: )


Malzemeleri;

2 adet yumurta
1 su bardağı erzincan tulum peyniri / benim aldığım tulum peynirinin üstünde "yağlı tulum peyniri" yazıyordu.
1 çay bardağı sıvıyağ
2 yemek kaşığı oda ısısında tereyağ
3 yemek kaşığı yoğurt
1 paket kabartmatozu
bol dereotu
1 tatlı kaşığı tuz
un
üzeri için çörekotu

YAPILIŞI:

Derin bir kaba yumurtalardan birini kırın,diğerinin beyazını katıp sarısını ayırın.Yumurtalara ufalanmış tulum peyniri, sıvıyağ, tereyağ, yoğurt, ince kıyılmış dereotunu ekleyin.
Unu ,tuz ve kabartma tozunu eleyerek karışıma katın.Unu yaklaşık 3-3,5 su bardağı kadar kullandım ele yapışmayacak bir hamur elde edince hamurdan portakal kadar parçalar koparıp oklava ile yarım cm. kalığında açın kalıplarınızla kurabiyeler çıkarın.Kurabiyeleri yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisine dizin.Üzerlerine yumurta sarısı sürüp çörekotu serpip 200 derecedeki fırında kızarana kadar pişirin.
Afiyetolsun.






Yanına da evimizde yine tutulan tatlılardan muhallebili elmalı tatlı: )


22 Mayıs 2012 Salı

Süleymaniyede Bayram Sabahı...

Ve biraz İstanbul manzarası eşliğinde Süleymaniye camii...

Evlenmeden önce Süleymaniye camiinin arka tarafına geçer, o manzaraya bakarak saatler geçirirdim. Elimdeki kitabın hangi sayfasında başlamışsam oturmaya, öyle dalardım ki kalktığımda da aynı sayfada bulurdum kendimi. Pek kimse gelmez erken saatlerde o tarafa. Hele ki birilerine kızmışsam orda o kişiye tüm kızgınlığım geçerdi. Öyle de sakinleştirici özelliği var bilesiniz. Evlendikten sonra sık sık olmasa da arada gider olduk.
Kızımın da, oğlumunda ilerde orda saatlerini geçirmesini çok isterim. Sanki orda herşey çözüme ulaşıyor.
Bir de yine sabahın erken saatlerinde Topkapı sarayının giriş bahçesindeki kenarlara oturarak zaman geçirmek. İkisi de aynı etkiyi yapar bende.



Hani Yahya Kemal Beyatlı'nın Süleymaniyede Bayram Sabahı adlı şiirinde vatan, millet, sakarya muhabbetini çok abartmış derseniz bana, gidin bir Süleymaniye de sabahın ilk ışıklarına eşlik edin derim. Sonra gelip az bile yazmış derseniz şaşırmam: )

İşte biz de çocuklarla sabahın çok erken saatleri olmasa da cumartesi günü Süleymaniyedeydik.
Aksaray'dan yukarı doğru Fatih'in ara sokaklardan geçerek gidin derim. Kanuni Sultan Süleyman'nın 22 yaşında ölen oğlu Şehzade Mustafa'nın camiisine de uğramayı ihmal etmeyin. Şu an tadilatta olan Damat İbrahim Paşa camiisine de ikinci gidişinizde uğrayın, hepsi bir arada olmuyor bence: )








Hani bazı şeyler bazı yerlerde yenir ya, burada da mutlaka köşe başındaki Ali Baba'da kuru fasulye yeyin.
Tadına doyum olmuyor. Karşımda oturanın fasülyeye nasıl ekmek badırdığını da böyle yakalarım: ) Ama kabul, ekmek banmadan da yenmiyor ki... Böylece sezonun kuru kapanışını da yapmış bulunuyoruz.

Son olarak da Lale çay bahçesinde birer bardak çay dicem ama çay çok kötü idi. Normalde güzel olur oranın çayları...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Okulyapı

Haftaya böyle reklam kokan post ile başlamak istemezdim ama yazmadan da edemedim. Okulyapı diye bir yer. Tam olarak internet sitelerini inceleyemedim. Gördüklerimdir yazdıklarım.









Ruhsal ve bedensel gelişimleri ile ilgili olarak çocuklar için yok yok. Öyle sıradan oyuncakcılar gibi de düşünmeyin. Tahta ağırlıklı. Hani dokununca ürünün kalitesini anlarsın ya, işte dokunmak yeter ürünlere. Elin üzerinde kayıp gidiyor.
Aslında hedef kitleleri sanırım anaokulları imiş.
Bizim çocuklar kendilerini kaybetti içerde: )

Metro ile dünya ticaret merkezi durağında inince, egs bloklarında giriş katta. Eğer ki yakınlarda iseniz gidin görün derim. Fiyat olarak bence biraz pahalı ama paran varsa değer mi değer. Geçen kış tiyatrolardan biri düşmüştü sepetimize.

Bu defa da 3 boyutlu puzzelardan bir tane düştü. Gözüm ve aklım da geçirmeli şekiller yapılan makette kaldı.

18 Mayıs 2012 Cuma

Şeker Pembe Tadında


Hayallerimle seviyorum kendimi. Ve bugün şeker pembe tadında seviyorum herşeyi...  Hadi gülümse...




"bırak soğusun parçaların
tekrar bitiştiğinde
başka bir şey olacaksın."
Birhan Keskin.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Göğe bakalım...

Laleninbahçesinden...


1.Ne sıklıkta okursunuz.

Hmm çocuklardan önce daha çok okurdum. Ama artık o kadar sık değil, genelde otobüste - gönüllü iett yolcusuyumdur, iş giriş çıkış saatleri dışında: )-
Ama öyle bir sıklığı filan yok okumanın. Şimdilerde çocuk kitapları okumakla geçiyor akşamlar...

2.En sevdiğim yazarlar

Oğuz Atay
Sebahattin Ali.
Peyami Safa
Paul Auster
Agatha Christie
Turgut Uyar- Şiir yazar ama yazar sonuçta. O kadar çok seviyorum ki şiirlerini okumayı.

3. En beğendiğim kitaplar

Tutunamayanlar. -İyi ki lise 1 de okumuşum diyorum şimdilerde.-
Baba- Tadı damağımda olanlardan...
Doğunun Limanları- beni çok etkilemişti tabii okuduğum yıllardaki ruh halimde etkili bunda: )
Kiralık konak- annem okurdu ben küçükken, ondan kaçırıp okuduğumdan belki de kıymetli: )
Kuyucaklı Yusuk
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Sefiller.

4-Yerli yabancı hangi kitapları tercih edersiniz

Hiç farketmez, yeter ki bana hitap etsin, bir de yabancıların çevirisi güzel olsun yeter.



5-Bu güne kadar en beğendiğiniz kitap serisi

Ejderha dövmeli kız, arı kovanına çomak sokan kız, ateşle oynayan kız. Bir solukta okudum denir ya işte oyleydi benim için. Defne yeni doğmuştu bu kitaplar çıktığında, beşiği ayağımla sallardım okurken, bak şimdi gözümün önüne geldim: )))

6-Daha çok hangi tarz okumaktan hoşlanırsınız.

Kişisel gelişim ve fantastik tarzda yazılmışların dışındaki her kitabı okuyabilirim.

7-En son hangi kitabı okudunuz

Islak güneş - Ayla Kutlu

8-Şu an da hangi kitabı okuyorsunuz


Kendine ait bir oda - Virginia Woolf (Mutlaka İlknur Özdemir çevirisi olmalı-imiş)

9-Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsunuz yeterli mi?


Çok fazla bilgim yok bu bloglar hakkında.  Bir iki tane bakındığım var onun dışında satış sitelerindeki yorumları takip ediyorum.

10-Kitap okumak sizce ne ifade ediyor


Bence ve bizim evdekilerce yemek içmek gibi birşey. Keşke biraz Şef'e uyum sağlayabilsem bu konuda. Yer/zaman/etraftaki kişiler/gürültüler hiç önemli değil Şef için. Ama ben çok çabuk dağılıyorum.

*******************************************

Ve işte yine bir Turgut Uyar şiiri ile bitirmek yazıyı...


Göğe Bakma Durağı...

ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım

falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım

senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım



Not; Fotoğraf netten alıntı.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

El yazısı...



"Yazı yazmak da çok zormuş"


Bunu diyen oğlum. Alt tarafı bir sayfa birşeyler karaladı ama zorlanmış beyfendi. Daha önünde kaç sayfalar dolusu yazı yazacağın günler olacak bir bilsen.



İşte;


Semih bildiğiniz tembel çocuklardan biri. Çok vurdumduymaz. Bir yere odaklanınca kilitleniyor çocuk, transa geçiyor, sanki başka alemde, ne yaparsan yap fayda etmiyor dikkatini dağıtmaya ama aynı zamanda tüm algıları da açık bu trans anlarında. Nasıl oluyor anlamıyorum ama sanırım bize numara çekiyor. Numara çekiyor diyorum çünkü bu anlarda, ilgisini çekecek birşeyler konuştuğumuzda, trans anından sıyrılınca, o bu anda iken bizim konuştuğumuz şey hakkında sorular sormaya başlıyor.
Zaten "neden", "ne demek", "nasıl oluyor", "kimler yapabilir" ile başlayan sorular bizim evde almış başını gidiyor. Cevaplayınca da , "anladın mı kardeş" diye Defne'den de fikrini alır: )


Yaptığı her işte çok sabırsız. Çok çabuk sıkılıyor, bir işi yaparken başka bir şeye gözü kayabiliyor, gözü kayması ile kalmıyor elleri ayakları da kayabiliyor: ) Bu yaştaki çocukların hepsi mi böyle bilmiyorum ve henüz gözlemleyemiyorum da.


Dün annem hadi kara bakla ayıklayalım demiş, bizim meşhur merzifon'un baklalı dolmasından yapacakmış, bir iki tane ayıklamış " bu iş bana göre değil" diye yanından sıyrılmış: ) İşlerin sabır derecesine göre kendine göre işleri de seçebiliyor... Bakalım zamanla nasıl şekillenecekler...

Ve dün akşam dinlemeye gidemedim ama Jehan Barbur şarkısı ile güne başlayalım istedim: ) El yazısı filmini izleyenler hatırlayacaktır.





15 Mayıs 2012 Salı

Bizim anneler günümüz...

Cuma günü kuzenimle konuşurken karar verdik annelerimizi pazar sabahı kahvaltıya biryerlere götürmeye. Aslında niyetim evde güzel bir kahvaltı sofrası ile annemi güne başlatmaktı. Fakat uzun zamandır dışarı çıkmayan annem için açık hava daha güzel olacaktı.
Kuzenim İstanbul rehberliği yapacak kadar mekan bilgisine sahip. Mekan seçimini ona bıraktım. Seçiminden dolayı da peşine takılıp gözün kapalı gidileceklerden olduğunu bir kere daha ispatladı: :)















Annemle teyzem bu suprizden habersizdi. Birbirlerini buluşma yerinde görünce şaşırdılar. Sevindiler. 
Pierro Loti tepesine teleferik ile çıktık. Alttaki mezarlık manzarasından biraz tırssam da güzeldi...



















Aziyade'de manzara ve muhabbet eşliğinde- eh biraz da çocukların peşinde dolaşmacalı- kahvaltımızı ettik.




Kahvaltı sonrası birer türk kahvesi iyi gider dendi, biraz ilerdeki çay bahçesine geçildi...







Annem seni öyle çok seviyorum ki, gün geçtikçe bunu daha çok anlıyorum. Yaptığım tüm huysuzluklarım, gereksiz kaprislerim, olur olmaz çemkirmelerim için ne desen haklısın. 
Hele ki "kızım olsun" diye başlayıp kurduğum her cümle için bilsen ne kadar pişmanım: ) Kızım oldu ve ben korkarım ki Defne biraz büyüdüğünde senin dışarı vurduğun ve benim "baskı" diye adlandırdığım / hissettiğim koruma içgüdüsünün bin kat daha fazlasını hissettireceğim kızıma.
Yurtta beni her gün neden ararsınız diye hayıflandığım, "arkadaşlarımla tatile gideceğim nolur" diye yalvardığımda babamın patronunun oteline, patronunun çocuklarını başımıza gardiyan dikerek kızlarla bana tatil yaptırdığın için: ), diktiklerin olmadı diye burun kıvırdığım, başkaları çok beğendiğinde gelip boynuna sarıldığım, "ona daha güzel yaptın" diye surat astığım -aslında en güzeli olsun diye gece gündüz uğraştığını bilsem de- annem, dört evladını kaybettikten sonra ben yaşayayım diye bin bir türlü zahmet çeken annem, benim için ne kadar dua ettiğini ve benim bunların kıymetini -anne olduktan sonra- yeni yeni anladığım için ne desen haklısın.
Emin ol şu anda sahip olduğum herşey senin sayende. Ve eğer sen böyle davranmasaydın ben, ben olamazdım. Benimle gurur duyduğun için çok teşekkür ederim. İyi ki yanımdasın. İyi ki birlikteyiz.