Sayfalar

30 Nisan 2012 Pazartesi

İşte benim çocuklar...


Kapıdan parka diye çıksak bile "ben kitabımı -babasının kitabı- istiyorum" diye tutturan ve vermezsek kitabı dişleyen bir kızım,



"anne çorbayı içtim, dayım kadar güçlü oldum, bak kapı kadar büyüdüm" diyen bir oğlum




Gittiğimiz çay bahçesinde tavla oynayan yan masanın gençlerine sulanan, bana da oyunu öğretin diye evlatlarım var: )

26 Nisan 2012 Perşembe

Ahh o postacıyı bir görsem...

Şef ile Endülüste gittiğimiz şehirlerden çocuklara anısı kalsın diye şehir kartları yazdık ve postaladık.

Tabii yazarken ben Şef'in yazısına bin türlü kulp taktım, yok o karınca gibi yazıları nasıl okusunlar, yok insan biraz özenerek yazar, yok postacı atar bu adresi okuyamadığı için kartı falan filan...
Ben binbir türlü özenmeler içinde harfleri sıralarken nasıl bi kendinden eminlik sergiliyorum sormayın gitsin: ) Sanki ben kartı yanıma götüreceğim de posta kutusuna ben bırakacağım. O kadar eminim benim kartların geleceğinden...

Amma aynen şöyle sonuçlandı;

Dün akşam posta kutusuna baktım,Sevilla  kartları gelmiş, kartlar dediğime bakmayın benim kartımdan sadece birisi gelmiş. Şef'in iki kartı da posta kutusunda nasıl da kurulmuşlar, bana sanki "aldın mı ağzının payını" der gibi bir bakışla sırıtıyorlar...
Oğluma yazdığım kart yoktu kutuda, buna çok üzüldüm, hala bekliyorum belki gelir diye...

Tabii bendeki renk rengini değiştirdi, bir de arkamdan ince ince dokunduran bir adam: )

Ahh o postacıyı bir görsem denk gelip, iki kelam lafım var ama çok zor görmem: =)

24 Nisan 2012 Salı

Yapamasam da aklım fikrim kumaşlarda...

İşte ben Malaga'da bu sokakta bu tükkanı keşfettim: ) Algıda seçicilik bu olsa gerek...

İçerisi çok kalabalıktı. Her çeşit kumaş, iplik, kurdela aklınıza dikiş ile ilgili ne gelirse orda vardı.








23 Nisan 2012 Pazartesi

Ve kalbimi çalan Cordoba...

Hersey THY nin kampanya biletlerine bakmamız ile başladı. Hemen hemen tüm uçak firmalarının kampanya biletlerini çok sık takip ederim. 20€ ya Paris'e uçtuk diyeyim size, siz anlayın... 

Ve zaten Endülüs bölgesini gezmeyi, görmeyi çok istiyordum/k. Malaga uçuşunu gören Şef'in "Hadi" teklifine hiç "hayır" diyemedim. Zaten aklımda da binbir düşünce almış başını gidiyor. Birisinin bunlara dur demesi gerekti: )

Topladık valiz bile olmayan çantalarımızı düştük yollara. Gent'ten sonra başka bir sehirden bu kadar etkileneceğimi hiç ummazdım. Kalbimi, aklımı, fikrimi Cordaba'da bıraktım geldim.


 


 



 Malaga'ya indikten sonra Cordoba'ya gecmek için bir kaç saatimiz vardı, biraz Malaga sahilinde dolaştıktan sonra Cordoba'ya indiğimizde hava karanlikti. Çantaları otele bırakıp, şehirde kısa bir tur attık. Ve ben Kurtuba Camii'si (Mezquita) ile Roma Köprüsü'nün karanlık gökyüzünün altında gelin gibi duran hallerine, davetkar bakışlarına asık oldum. Sabahın olmasını zor bekledim.

 O aksam bir iki bireyler içip geri donduk otele. Ertesi sabah otobüs ile sehre indik ve yahudi mahallesinin ara sokaklarinda biraz kaybolduktan sonra camiyi bulduk. Sabah 8 ile 10 arası ücretsiz girilebiliyor, üstelik turlarda henüz gelmediği için sakın sakın içeriyi gezmek mumkun olabiliyor. ( o saatten sonra 8€)

Bahçedeki  portakal ağaçları etrafa paha biçilmez bir koku salmış ve icine ceke ceke dolaşıyor insanlar. Camiye girince sutunlarla derinlestirilmis kocaman bir yapi karsiliyor insani. O kadar buyulendim ki anlatmam imkansiz. İcerisi cok buyuk, hatta ispanyollar cordoba'yi ele gecirdikten sonra icine birde kilise insa etmisler.

Su anda tamami kilise olarak kullanilsa da iceriye girince camilere has sicakligi ve huzuru hissedebiliyorsunuz. İçerisi İstanbul'da bildigimiz büyük camiler gibi devasa bir kubbe ile aydınlık hissi vermiyor ama sutunlarin arasinda hissettiginiz derinlik ve sonsuzluk hissi muhtesem. Yaklasik bir saat suruyor iceriyi gezmek ama bir kosede turist kafilelerinden kendinizi siyirip dalarsaniz butun gun disariya cikmak isteyebilirsiniz de...




Bahceye cikinca tekrar portakal agaclari ve o muhtesem koku. Bahcede araplar zamaninda palmiyeler varmis. Daha sonra ispanyollar onlarin yerine portakallari dikmisler ama hala birkac palmiye var. Birde abdest alinan cesmelerin yerinde sus havuzlari mevcut.

Şef bahcede reconquista (ispanyollarin ispanya'ya yeniden hakim olmasi demekmis) ve endulusu anlatti biraz. Yakilan yuzbinlerce kitabi, o kitaplarin kurtulanlarin uzerinden doğan ronesansi ve endulus'un kisa hikayesini.


Daha sonrasi ise sokaklarda kaybolup sehri kesfetme firsati... Mezquita'nin bulundugu bolge eski sehrin merkezi ve Yahudi Mahallesi olarak geçiyor. Bütün sokaklar daracik arnavut kaldırımları ile döşeli. Evler balkonlardan ve duvarlardan sarkan rengarenk çiçeklere süslü. Mayıs ayı bütün çiçeklerin sergilenme zamanı ve o günlerde sokakların nasıl göründüğünü görmek için bile gelinebilir buraya. Eski sehrin hangi sokağından girerseniz girin bir süre sonra mezquita'ya çıkıyorsunuz. Sanki bir sihirli birşeyi sizi çekiyor oraya doğru. Sokaklardaki dükkanların vitrinleri ve pencereleri yok sadece çok büyük ahşap kapıları var. Kapıları kapattıklarında aynı yeri tekrar bulmanız çok zor olabiliyor. Daracik sokakların arasında serpistirilmis restaurantlar veya tapas barlar ise muhteşem. Avluda oturup serin serin birşeyler içerken ve tapaslarin tadına bakarken disaridan gelen nisan yagmurunun sesini dinlemek cok guzel.














Bu arada bizim tapaslar arasindaki favorimiz tadi bizimkinden çok farklı olan yeşil zeytin ve zeytin yağına yatırılmış keçi peyniri oldu. Tapas konusunda ayrıca yazacağım ama şimdilik bir on bilgi vermiş olayım.

Yarın da Sevilla, Malaga ve granadayi yazacağım. Cordoba için bir post ayırdığımin farkindayim, ne de olsa kalbim orda kaldı, olsun o kadar : )

Ve 23 Nisan ile ilgili Bolat çok güzel bir yazı yayınlamış. Bana söyleyecek söz kalmamış. Kutlu mutlu olsun...

12 Nisan 2012 Perşembe

Gittim...

Bu sıralar karmakarışığım. Baharın gelip gelmemedeki kararsızlığı ile her ne kadar mevsimsel bir karmaşıklık yaşansa da, aklım fikrim tümüyle düğümlenmiş, çözülmeyen bir yumak gibi. Açmak istedikçe diğer düğümler daha da kördüğüm oluyor. Tam kördüğümü açacağım, diğer düğüm kördüğüme dönüşüyor.  Bir süre düşünmek istemiyor, şöyle bir odada hiçbir şey düşünmeden uzanmak istiyorum.

Yaşımdan dolayı kendimi çok yaşlanmış hissetmeye başladım. Sanki her şeyi tüketmiş gibiyim. Sanki yaş yetmiş iş bitmiş modundayım. Yaş da az değil ama daha 31 bitiyor. Daha gencim diyorum içimdeki bana, silkelen diyorum. Daha yaşanacak çok şey var diyorum. Zirvedesin diyorum kendime, biraz tadını çıkar bu anın...
Bir yaş ara ile iki çocuk mu beni bu kadar tüketti, çalıştığım yerdeki son günlerin hoşnutsuzluğu mu beni bu kadar yıprattı, yoksa aklımda yapılacaklar çoğaldıkça benim hiçbir şeyi yapamamam mı bu kadar mutsuz dolandırıyor beni… Yoksa yoksa….

Aklımda bir sürü şey var. Ama ben hiçbirini yapamıyorum. Sadece kuruyorum ve bitmiyor kuruntularım, kesinlikle maymun iştahlıktan değil. Bunun farkındayım en azından.
Aslında çok da mutluyum ama çok da tedirginim. Bazı insanların sahip olduklarıma sahip olabilmek için içlerinin gittiğinin, ne kadar şükredersem şükredeyim, şükürlerimin az geleceğinin de bilincindeyim. Ama hala ne yapmak istediğime karar veremiyorum. Böyle mi olsa daha iyi şöyle mi olsa ikilemlerinde, hatta üçlemelerinde dolanıp duruyorum. 

İş değiştirme konusunda kafam iyice karman çorman oldu. Tam bu işi kabul edeyim diyorum, daha iyi diye düşündüğüm başka yerden teklif geliyor, hoppp ben en başa dönüyorum... Bunun da sonu yok galiba...
Önümdeki güzel şeyleri düşündükçe çoğalıyorum, çoğaldıkça bütünleşiyorum, bütünleştikçe çoşkum artıyor. Hadi diyorum, ha gayret her şey daha iyi olacak.
Sil at tüm düşündüklerini. Git biraz kafanı dinle, toparlan da gel. Sakın gittiğin gibi gelme…

Güzel yerleri/merak ettiğim yerleri görmeye gidiyorum, döndüğümde bol bol yazarım artık.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Kahveniz nasıl olsun?



Ve Turgut Uyar...

“bütün çalar saatlerin
derin ve güzel bir su’yu vurduğu zamanda
hızla gelişecek kalbimiz.

bütün başeğmelere ve bütün
kötü kış akşamlarına karşı, ama.
dönerlerin, uskurların, tornaların
durduğu bir zamanda.
nalçalı postallara, bozkırlara
appendixlere, sargı bezlerine ve
yaşamaya doğru
hızla gelişecek kalbimiz.
sonsuz anısına büyük hayatın
kısacık sanılan büyük hayatın
hızla gelişecek kalbimiz.
kalbimiz
yenileyecek sonsuzluğunu
ve hızla gelişecek.

hızla gelişecek kalbimiz
ağlattığı bir şey gibi tombul çocukların
çağdaş her şeyin vurgusuna uyarak
bir kesit gibi ölümden
bir utku gibi aşktan
öyle yalın. hızla
cinsleri çekici kılan, biraz da kutsal
kadın berberlerine, yünlü kumaşlara
korkuluklu köprülere, kedilere
ve çiçeklere, dürüstlüğe
bir öğle vakti kadar sağlam ve kalın
büyük bir savaştan sonra
kadının ve erkeğin birlikte olduğu
bir büyük savaştan

kalbimiz.
yerin ve göğün altedilmez bir dirilikte olduğu
tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz.
kalbimiz
kalbimiz hızla gelişecek”


not; kahve fotoğrafı netten

10 Nisan 2012 Salı

Sinek kovalamaca...

Dün akşam eve gittiğimden beri sinek peşindeyiz: ) Evet yanlış okumadınız, bildiğiniz bir kelebek kanatlı sinek evde uçuyor, oğlumla kızım da peşinde dolanıyor, yakalamak için türlü manevralar yapıyorlar. Bana da onlara gülmek kalıyor. Tabii sesli gülersem bozuluyorlar, "yine neye güldün" diye soruyorlar.

Bir de oğlumun sinek ile muhabbetleri var ki evlere şenlik.

-sinek sen nasıl girdin bizim eve?
-sinek nereye kadar kaçacaksın bakalım?
-sinek benim kanatlarım yok o kadar yüksekten uçma!
-kardeş sessiz ol, sinek kaçmasın: )
-anne yine nereye gitti bu sinek?

şeklinde sıralanabilir: ))

Bir ara anne fotoğrafını çekelim mi demeye başladı...

Çocuklar sütü çok seviyorlar, neyi tuttururlarsa, o şeyden kurtarmak için süt verin, hemen unutuyorlar takıldıkları şeyi...


Ben de akşam çareyi bu tepside buldum....

Sütlerini içip, şimdi yatma vakti dediler, Defne kendi kendine yattı, Semih' de biraz daha oturabilir miyim dedi. Allahım bu günleri görecek miydim dedim içimden: ) Sanırım büyüyorlar...




Bu arada yaptğım iş görüşmelerinin hepsini yazmak istiyorum,komik/vasat/gereksiz/eğlenceli/gergin görüşmeler yapıyorum ama önce istediğim yer sonuçlansın, dua edin, şans dileyin olur mu???



9 Nisan 2012 Pazartesi

Katalog çekimleri başlasın mı/başlamasın mı?


Defne hanım çekimler için finale kalmış. Finale kalan 8 çocuktan bir olmuş. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim, aşağıdaki mail geldi biraz önce. 
İşte bizim Defne'miz bu fotoğrafı ile çekimlere davet edildi. Henüz davete yanıt vermedik. Babasından dolayı da olumlu yanıt veremeyecek gibiyiz. Bakalım hayırlısı: )


Kanz Türkiye yazdı: "Ayşegül Hanım ufaklığınız Doll Katalog Çekimi için seçim sürecinde finale kalan miniklerimizden birisi oldu. Sizinle iletişime geçilecek ve bir görüşme organize edilecektir. Bu sebeple yaşadığınız il, ulaşabileceğimiz bir telefon numarası ve e-posta bilgilerinizi ....... adresine atmanızı ya da sayfamız üzerinden bize mesaj göndererek paylaşmanızı rica ediyoruz."

Klasik bir haftasonu karması...

Tatile gitmeden çocukların doktor kontrolunu de yaptıralım, içimiz biraz daha rahat olur diyerek cumartesi gunu doktor kontrollerını yaptırdık. Geçen gittiğimizde hastanede unuttuğum Semih'in aşı kartını hastanede bulamadılar, o kadar telefonda tembihlememe rağmen belli bir yere koymamışlar. Bakalım çıkacak mı?

Defne'nin bir aşısından sonra -aşılar neden ücretli hala anlamış değilim- biraz bağrışlı çağrışlı eve döndük. Yorgunluktan bayılacaktım. Bu kadar yorulduğumu hiç hissetmemiştim. Çocuklarla birlikte uyumayı çok istedim ama yapılması zorunlu market alışverişi beni delirtti. Çocuklar pizza yapmak isteyince, pizza malzemeleri almaya gittim.
Bizim eve hemen hemen hiç salam-sosis-sucuk girmez. Hani kalvaltıda olsun alışkanlığımız/isteğimiz yoktur. En son kaç yıl önce salam sosis aldığımızı hatırlamıyorum bile. Sucuk nispeten biraz daha sık girer eve. Sık dediysem ikı uc ayda bir. Gıda mühendisi bir arkadaşım bu ürünleri yapan marka bir tesiste çalışmaya başladıktan sonra bir daha pizzada dahi yemedi salam-sucuk-sosisi. Gerisini siz tahmin edin artık.






Çocuklar uyurken malzemeleri hazırladım, kalkınca Semih ve Defne ile de yaptık. Fırının başında da bekledik pişmesini. Aç kurtlar misali hepsini de yedik. Tabii benim aklım karnım doyunca yerine geldi ve kalan bi iki dişlenmiş dilimi fotoğrafladım: ) Artık nasıl bir açlık ve yorgunluksa bendeki... Karnmız doyunca keyfim biraz yerine geldi, yediklerimi eritme ve çocukları biraz yorma amaçlı top oynamaya indik akşamın sekizinde.

Ve pazar sabahı ailecek çıktığımız site içindeki yürüyüş ve park sefasından sonra annemin "börek yapacağım öğlene gelin" davetini uçarak kabul ettik: )  Yedik içtik, güldük eğlendik. Hazır annemin evinde çocuklarda uyumuşken biz dershaneye arkadaşların yanına geçtik. O günde çocuklara gezi düzenlemişler, ders de yoktu, rahat rahat muhabbeti ettik, kahveleri içtik, çok özlemişim onları... Ve kendimizi eve bıraktırdık: )

Ve pencereden bir baktım bu sabah gri İstanbul bana günaydın dedi. Gri de olsan aydınlıkta olsan karlı da olsan güneşli de olsan seviyorum seni İstanbul. En kötü yerinde bile havanı solumak havamı yerine geitiryor: )

Mutlu haftalar olsun bizlere...

6 Nisan 2012 Cuma

Hadi gülümse bulutlara...

Bu sabah işe gelmek için kapıdan çıktığımda başımı gökyüzüne kaldırdım ve o bulutların güzelliğine hayran hayran baktım. Öyle güzeldi ki, sanki uçak camından dışarı izliyordum. Güneş bulutların arasından sızıyordu. Sanki bulutlarla köşe kapmaca oynuyordu. Fotoğraf makinamın yanımda olmadığına çok üzüldüm....

Ve Çok mutluyum bu sıra. Bir iki gündür benim bir ihtiyacım için etrafımdaki insanların da benimle birlikte çabalamaları beni çok duygulandırıyor. Uzaktan tanıdıklarımdan, en yakınımda olanlara kadar. Yalnız olmadığımı bana bir kere daha hissettirdiler...

Herkese çok güzel bir hafta sonu diliyorum. 

Hadi gülümse: )

Fotoğraf netten.

5 Nisan 2012 Perşembe

Bu da benim dallarım...

Bu yazıya nerden başlıcam bilemedim : ) Çok daldan dala olacağı belli...


Ve ilk olarak da biraz benim afacanlardan bahsedeyim. Akşam eve gitmeden, çaprazımdaki komşuya uğradım. Malum iş arıyorum ya tüm kat-bir katta 4 daire var-hatta apartman seferber oldu: ) Sağolsun komşularımızda hatırlı kişiler... Biraz konuşayım diye hiç eve girmeden direk çapraz komşuya uğradım. 10-15 dakika takıldım orda.


Ve Semih anneme;
"anane annemin kokusunu duyuyorum" demiş.


Şimdi bu nasıl mümkün? Oraya girdiğimden haberleri yok, henüz servisten inmedim biliyorlar, hiç kapıyı çalmadım, hiç komşudayım demedim... Nasıl hisseder de bu cümleyi  kurar. Yoksa tamamen bir zamanlama tesadüfü mü?

Sonra kapıdan girdim ve boynuma atladı,
 "annem kokunu duydum ben senin" dedi.

Ben tabii konuyu bilmediğimden öperek geçtim lafının üstünden ama annem anlatınca çok duygulandım... Şimdi onları bırakacak bir tatil planı yapmışken bu laflarda ne oğlum diyorum içinden. Bana vicdan yaptırma diyorum... Allah kimseyi anasız babasız bırakmasın...
-Ve benim salata canavarlarım: ) Bu halde akşam bir bağ kıvırcığı bitirdiler...-




Ve benim teknoloji ile teknolojik aletler ile  uzaktan yakından hiç ilgim olmadı. Pc'ler, telefonlar, yeni çıkan alet edavatlarla ilgili hiç bilgim olmaz. Yeni bir laptop bakarken, ne raminden ne kaç gb olduğundan, ne hızından. Hiç anlamıyorum. Bir internet explorer bilirim o kadar: ) gmail, face ve ilgimi çeken blogların sayfasının dışında sayfa bilmem. Bu kesinlikle ilgi ile alakalı onu da biliyorum.
Bilgisayardan müzik de dinleyemeyenlerdenim. Sanki bilgisayarlar sadece birşeyi aramak için yada mail yazmak için.
Geçenlerde laptop bakarken, Şef ve arkadaşlar yok bunu alma bunda şu yok, yok bu şu özelliği desteklemiyor diye bir sürü şey sayıyorlar ama bana göre renginin kırmızı ve küçük olması yeterli bir laptop için: ))
Telefon deseniz o da allahlık zaten. Sadece konuşmaya yarıyor. Bazen mesajda bile tıkanıp kalıyor.
Şef bendeki bu eksikliği tam anlamı ile kapatıyor, be ne kadar ilgisiz isem o'da bir o kadar ilgili. Teknolojik marketleri görmeyelim. Ben aval aval bakınırken,oflaya puflaya gezerken peşinden, o da kullanma kılavuzlarına kadar tüm herşeyi inceliyor.
Akşam da benim gibi bir teknolojik aletleri kullanma özürlü birine Şef apple ipad almış hediye-inş.doğru yazmışımdır-. Aslında bana hediye diye arkasına sığınarak kendine mi aldı bilemedim: )
Sabah biraz bakındım, hoşuma da gitti. Dokunmatik olması beni biraz endişelendirdi. Parmaklarım tuşları aradı durdu hissetmek için. Bakalım bu özrümü bu aletle yenebilecek miyim: )


Geçen akşam elime colin'sin dergisi geçti. Müzik ile ilgili birkaç site ismi yayınlamışlar, çok hoşuma gitti. Bilenler zaten biliyordur bu siteleri. Ruh haline göre müzik diyor.
Müzik benim için mp3 den yada radyodan yada en güzeli cd den dinlenendir. Bu sitelerde gerçekten ruh haline göre müzik seçilebiliyormuş. Hani mutlu, üzgün, canlı, sakin, şakacı, ciddi, samimi, soğuk gibi... Hatta hem müzik hem de fotoğraf tutkunları için Moodstream diye bir site var. Sitelere üye olunduğunda ücretsiz müzik listesi de oluşturmaya izin veriyor. İşte sitelerin adresleri. Herkese bol müzikli, güzel günler: )


aupeo
meemix
moodstream
musicovery
stereomood





4 Nisan 2012 Çarşamba

Dünya yuvarlak mı, düz mü?

Geçenlerde çalıştığımız bir firmadan harita istemiştim. Evde harita olur mu demeyin. Çok isteyince oluyor...
Duvara asılan, bir tarafı avrupa, diğer tarafı da dünya haritası şeklinde. Uluslararası bir nakliyat firmasından geldiği için, çok detaylı bir harita. En küçük iline kadar gösteriyor ülkeleri. Evin en güzel duvarına astım. Şimdilik bir resim çerçevesinin üzerinde emanet duruyor ama yer arayışlarım devam ediyor. Görünen tarafında avrupa haritası var, gelip geçtikçe şehirlere bakıp, gittiklerimiz işaretleyip, gitmediklerimize "buraya da gitmeliyiz" diye söyleniyorum. Baktıkça mutlu oluyorum. Sonra çoğalıyorum, oralarda hayal ediyorum kendimi...
En çok yemekleri aklıma geliyor, keskin kokuları var mıdır diye düşünüyorum hemen. Sonra insan tipleri, sonra inşallah kalabalık değildir diye geçiriyorum içimden.
Yine ordan seçilen ve çok merak ettiğimiz yerlere çok yakında yolculuk var...



Bir de yuvarlak bir dünya küremiz var. Masa üstülerden. İlk göz ağrımız, Semih ile ülke bulmaca oynadığımız. Küreyi çevirip, parmakla durdurup ülkeyi tahmin etmece. Tabii henüz Semih çok küçük. Pek başarılı olamıyoruz...

Biraz daha yaşı ilerlediğinde ülke başkentlerini bilmece oynayacağız. Benim en sevdiğim oyundu. Arkadaşlarla buluştuğumuzda biri ülkeyi söyler, diğeri de başkentini bulmaya çalışırdı... Çocuklarla oynama hayalim var bunu. Sadece başkent değil, iklimi, ürünleri de olabilir oyunda bulunması istenen...

Duvar haritasını eve götürdüğümde, Semih'e bir türlü inandıramadım bunun dünya haritası olduğuna.

"Dünya yuvarlakmış. Böyle düz nasıl olabilirmiş."

Gel de anlat. En sonunda küreyi açıp düzlemeyi düşündüm ama çok sertti, açılacak gibi değildi, duvar haritası da çok büyüktü yuvarlak olmadı. Velhasıl kelam bir türlü inandıramadım kendisine duvardaki dünyaya: ))

Sonra Türkiye burda, İspanya burda dedikçe, ülke şekillerini de iki haritada da benzetince yavaştan inanmaya başladı.... Şimdi duvar haritasından biz burdayız işte diye Türkiye'yi/İstanbul'u işaretleyebiliyor.

3 Nisan 2012 Salı

Kız gibi anne...


Böyle her sabah işe giderken iki dirhem bir çekirdek giyinen, saçlar fönlü, dip boyası gelmemiş, makyaj desen o biçim sabahın sekizin de yollara düşen çalışan bayanlara hastayımdır. Bir de en çok onların evlerini merak ederim, sabah kalkınca yataklarını toplamışlar mıdır, yoksa direk saçı başı ile mi uğraşmışlardır, hani evleri temiz midir, derli toplu mudur, güzel midir vs.: )

Onlardan pek olamadım şimdiye kadar. Hadi evlenmeden önceki hallerimi saymayalım, yada çocuk yapmadan önceki hallerimi. Ama evde iki çocuk olunca çok zor bu haller benim için. Arada bir saçlarımı fönlerim ki bu defada her göre aaa ne güzel olmuşsun der. Halbuki ben paçoz halimle bile çok güzelim de anlayana: )

Bu sabahta saçlarımı bir güzel fönledim, kokular süründüm, giyindim kuşandım düştüm servisin peşine: ) Tabii bu hal için yaklaşık iki saat heba etmişimdir... Bu defa evde yemek yapmaya vakit kalmadı, günün yemeği de anneme kaldı...
İki saatte neler yapardım diye düşünmeden edemiyorum. Erkek olmak ne güzel diye de düşünüyorum, duş al çık, ohh ne rahat: )

Neyse ben de iki dirhem bir çekirdek geçtim ev ahalisinin karşısına, nasılım diye herkesin fikrini almaya başladım.

Evin küçük reisi Semih efendi de "anne çok güzel olmuşsun ama aynı kız gibi olmuşsun" demesin mi?
Peşine de "sen annesin" demesin mi?


Elbette var bu sabahki hallerimin sebebi, yakında yazacağım bunu da...

Şimdi bir kaç saatliğine kız gibi süzülme vakti: )

2 Nisan 2012 Pazartesi

Bir hafta sonu daha.../Anne montu kızına kalmışmış...

Cuma gününden hafta sonu havanın pek güzel olmayacağı belliydi. Biz de havanın kurbanları olarak evde geçirdik hafta sonunu. Cumartesi fukara bir ev kahvaltısından sonra çocuklarla aşağıya araba yarışı yapmaya indik. Hava çok rüzgarlıydı ama yeni alınan yarış arabalarının merakı ağır bastı. ikisinin de ellerinde birer kumanda, araba önlerinde kendileri arkasında koşar adımlarla takiptelerdi. Uzaktan kumanda etmeyi henüz öğrenemediler.



Defne hanım yorulup banka oturmak istedi ve arabasını kimselere vermedi.  Kucakladığı gibi bankın oturağına yerleşti.













 Çocukları bir güzel yorunca, eve geldikleri bile uyudular. Bana da uzun zamandır yapmak istediğim dikiş için gün doğdu. Güzel müzikler eşliğinde dikiş dikmek kadar keyifli birşey yokmuş: ) Özlemişim böyle keyifli anları...
Bir ara yan odaya gittim ve baktım Defne hanım kalkmış, babası ile kitap okumaya başlamış. Yılın magazin haberi de bu olsun, baba-kız kitap okurken objektiflere yakalandılar: ))

Ve yine baba-kız markete ekmek almaya gittiklerinde bana bu güzel çiçekleri getirip yüzümde gülücükler açtırdılar.

Not; Defne'nin montu aslında benim montum. Ben küçükken babamın Almanya'dan getirdiği montummuş. Annem de saklamış. Arada Defne'ye giydiriyorum: )
Ve düzeltme ile postu yeniliyorum, montu giydiğim resmimi buldum: ) Tam 30 yıl geçmiş: )