Sayfalar

30 Mart 2012 Cuma

Bisiklet sürüşlerimiz başladı...

Akşam çocuklarla annemlere gideyim, böylece tüm gün evde olduklarından değişiklik olur diye düşündüm. Semih efendi illa bisikletimle gideceğim diye tutturdu. Böylece sezonun bisiklet sürüşlerini de açmış bulunduk.

Binanın kapısından çıkar çıkmaz; sitenin yokuşunda "çekilin yoldan ben geliyorum" diye bağırmaya başladı: )

İlk taşındığımız sene, binanın giriş katına çok hareketli çocuğu olan bir aile taşınmıştı. Enes henüz 3 yaşlarındaydı taşındıklarında.  Çocuklarının hareketliliğinden korkularından üst katlarda daire tutmamışlar. Giriş katı kiralamışlardı. Çocuk düz duvara tırmanan cinslerdendi, yazları binanın duvarına bile bisikletini sürerdi.

Eşime derdim, Semih bu kadar hareketli olmaz umarım diye, dün akşam dedim ki yeni bir Enes'mi doğuyor: ) Bizim site ikinci bir Enes vakalarını kaldırabilir mi bilmiyorum ama ben yandım sanırım...

Yokuş yukarı sürerken zorlanıyor, arkadan dayısına "hadi dayı it beni" diye bağrınıyor, eğim aşağı olduğunda da "bırak ben sürebilirim, sen beni Şevval mi sandın" diye söyleniyordu...

Bir de karar verdim bu çocuk tiyatrocu filan olmalı, acaip güzel oynuyor her rolü: )

Havaya da kızgınım bugün, sabah sabah içimi karattı...

29 Mart 2012 Perşembe

Geyikli gece...

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) konferans salonunda dün akşam Ubor Metenga Buluşmaları vardı.
Rezervasyon için mail attığımda

"Merhaba, Maalesef bu etkinliğimizde kontenjanımız dolmuştur. İlginiz için teşekkür eder, iyi günler dileriz."

şeklinde geri dönüş almıştım. Ondan gidememiştim. Ama bi şekilde gelmeyen olursa diye, boş sandalye kalırsa diye düşünüp zorlamadım kendimi gitmeye. Saflığıma yanayım. Çünkü hayal kahvesi gitmiş ve boş sandalye bulmuş... Çok üzüldüm. Hem de çok...



Ve çok sevdiğim bir Turgut Uyar şiiri ile bitireyim istedim... Ne kadar üzgün olsam da gidemediğim için, geyikli geceyi okuduğumda yeniden bahar açar içimde.




*******************************************************************

GEYİKLİ GECE

Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi b
ulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben"
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum...



Fotoğraf netten

28 Mart 2012 Çarşamba

Bir fincan nescafe 600 dolar olur mu?

Şaşkınlıkla dinlediğim muhabbeti yazmak isteidm.


Bir iki gün önce şirkete bir tedarikçimiz geldi, bana geldiğine göre tabii ki sözkonusu muhabbet "ödeme"nin ne zaman yapılacağı idi....

Muhabbet muhabbeti açtı ve ikimizinde çalıştığı bir başka tedarikçi hakkında konuştuk ve yazıdan da anlayacağınız üzere ortak çalıştığımız o tedarikçi piyasada tekel olmuş bir firma. En ufak bir gecikmede/kur değişiminde/fiyat farklarında anında fatura önünüze geliyor ve ses çıkaramıyorsunuz. Çünkü o kalitede ürün üreten başka firma yok.

Bizim tedarikçi mal almış bu firmadan, ödemesini yapmak içinde tedarikçiyi çağırmış. Neyse adam gelmiş, hoş sohbet muhabbet ediyorlarmış, ofisinde ağırlamış, ne içersin diye sormuş, o'da nescafe demiş, nescafeler gelmiş, işte tam o anda nescafeler içilirken, daha yarı bile olmamışken fincanlar olanlar olmuş.

Tedarikçinin merkezinden parayı almaya gelen beyfendiye telefon gelmiş. Sorulan soru"parayı aldın mı?", verilen cevap "henüz almadım" imiş. Merkezden söylenen "birim fiyata zam geldi, fiyat farkı faturasını kestik fakslıyoruz, o faturanın da tahsilatını al" imiş.
Az da değil tutar, 600 dolar civarında bir fiyat farkı faturası ödenmiş. Bir misafiri ağırlamanın, bir nescafenin değeri 600 dolar olur mu? Olmaz demeyin walla iş hayatında herşey oluyormuş... Ticari ahlak filan da demeyin, babamın deyimi ile kendi zamanında kalmış ticari ahlak. Şimdilerde para konuşur yada susturur olmuş.

Ben de bırkaç yıl önce Avenue des Champs Élysées'de gittiğim bir cafede içtiğim bildiğiniz üçübirarada nescafeye ödediğim 20 € hesaba yanar dönerdim...

27 Mart 2012 Salı

Mavi kelebekler...

Akşam yine çocuklarla uyuyakalmışım/ız. Uyandığımda saat 23,30 idi. Uykum da kaçtı, aslında o kadar çok şey vardı ki yapmam gereken. Ama çookk uzun zamandır televizyon izlemediğimden sadece uzanıp televizyon izlemek istedim. Tabii ki birkaç saçma sapan programdan sonra yayınlanan dizilerin tekrarlarına denk geldim. TRT 1'de mavi kelebekler diye bir dizi vardı. Çok etkiledi beni. Bütün gece ağlattın. Zaten darmaduman olmuş bir ben var karşında, sen de vurdun ya sağdan sağdan ne deyim. Tam da bir annenin yirmili yaşlardaki oğlunun ölüm sahnesinde açmışım diziyi. Kaç bölümdür oynuyor, nasıl ilerliyor çok da bilmiyorum ama vaktim olsa izlerdim herhalde. 03,30 gibi artık gözkapaklarım kepenk indiriyordu...


VE mavi kelebeklerin bildiğim kadar öyküsü;

Bosna ve Kosova’daki katliamlarda öldürülen sivillerin gömüldüğü toplu mezarların yeri bilinmiyordu, ki pek çoğunun halen de bilinmiyor.
Söylenenlere göre toplu mezarların saklanmasında gösterilen itina pek az şeyde gösterilmiş. Mezarlar hem derin kazılmış hem de üstü kapatıldıktan sonra çevrenin doğal bitki örtüsüne uygun olarak yeşillendirilmiş.
Bugüne değin bu işlerle (toplu mezar bulma) ilgilenen insanların kullandıkları yöntemler (uydu resimleri vb) bu yüzden pek işe yaramamış.
Derken, mevcut coğrafyanın belli bazı bölgelerinde kelebek nüfusunda ciddi bazı artışlar gözlemlenmiş.
Bu bölgeleri inceleyen uzmanlar bu bölgelerdeki bitki örtüsünde de tuhaf bir zenginleşme keşfetmişler.
Bunun nasıl olduğunu anlamak için araştırma yaparlarken bu yerlerin altındaki cesetlere ulaşmışlar, araştırma derinleşmiş, ve toplu mezarlara ulaşmışlar.

Toplu mezarlara gömülen cesetler toprağa karıştıkça toprağın besleyiciliğini artırmışlar (mineral vb yönünden), ve bu da bölgede bulunan misk otu ya da yavşan otu olarak bildiğimiz bitkinin (artemisia vulgaris) coşup fışkırmasına, ve bu da yalnızca bu bitki ile beslenen mavi kelebek nüfusunun artan besin miktarına paralel olarak artmasına sebep olmuş.
Olay basına yansıyınca yerel halk da araştırmaya katılmış ve öncelikli bölgeler belirlenip bu yolla pek çok toplu mezara ulaşılmış.

26 Mart 2012 Pazartesi

Hafta sonusu gezileri...

Baharın gelmesini Ihlamur kasrı gezisi ile kutladık. Artık hafta sonu gezmelerimiz başlamış bulunuyor. Şef'in kış yoğunluğu da bittiyor. Cumartesileri ve akşamları evde artık.

Bu cumartesi güzel bir ev kahvaltısının ardından düştük yollara. Hava öyle güzeldi ki. Evde oturup ziyan etmemek lazımdı: )

Önce aklımda geçen haftalarda gördüğüm amma görüp almadığım ayakkabı vardı. Huyumdur, beğenirim ama almam, sonra da fellik fellik o'nu arar dururum. Genelde de bulamam ya bitmiş olur ya sezonu geçmiş vitrinlerden kalkmış. Beşiktaş pasajlarından birinde gördüğüm ayakkabı sadece 37 numarası kalmış olarak duruyordu orada. Hemen aldım, yanına da başka bir tane aldım. Semih efendi de ben de ışıklı ayakkabı istiyorum dedi, o'na da ananesinden parası alınmak üzere ışıklı ayakkabı aldık. Ananesi söz vermiş sana ışıklı ayakkabı alacağım diye. Bu defada Defne hanım beyaz kelebekli bir ayakkabı gördü, o'na da onu aldık. Birine alıp diğerini bırakmak olmuyor işte. Şef durur mu, benim günahım ne dedi, gitti ertesi gün converseden beğendiği ayakkabıyı aldı. Böylece ay ortası alınan avansımızı ayakkabılara yatırıp gezmeye devam dedik. Bakalım ay başına kadar hangi ayakkabının ucundan kemirmeye başlayacağız: )))

Ihlamur kasrına doğru yola koyulduk. Beşiktaşı çok seviyorum. Ablamın orda oturmasından mı ne sık sık gittikçe daha da çok sever oldum.
Ihlamur kasrı da çocuklar için biçilmiş kaftan misali çok rahat bir yer.  Düz ayak, yeşillik. Çocuklar tavşan, tavuskuşu peşinde koşturmaktan çok yoruluyorlar, eve gittiğimizde de hemen devrilip uyuyorlar: ) 

Çok kalabalıktı çookkk....

 


Bizimkiler ve diğer çocuklar tavşan peşinde idi.





Defne her zaman Semih peşinde ama yetişmek ne mümkün jetgillerden Semih efendiye...


Bu da ana-kız biziz: )

23 Mart 2012 Cuma

Çilek...

Çilek çıkmış, market/pazar renklenmiştir, şekere batırıp yada çikolataya bulayıp yemesi kadar mutlu edici birşey var mı?


Herkese mutlu haftasonları: )


22 Mart 2012 Perşembe

"O" bir kız anne...

Bu sıralar Semih ile fenalardayız. Sorularına ne cevap vereceğimi bilemiyorum bazen.


Dün sabah, Semih'in küçülen üstlerinden birini Defne'ye giydirirken yanıma sokuldu ve kulağıma sessizce;

"anne neden kıyafetlerimi de paylaşmak zorundayım kardeşle, hadi oyuncaklarımı veriyorum ama o tişört benimdi" diye fısıldadı.
"Küçüldüğü için kardeşin giyebilir" desemde,
"erkek kardeşim olsa giyerdi ama o bir kız anne" dedi.

Öyle baktım yüzüne...

Bir de dikkat ettim de son bir haftadan beri babasına "babacım" diyor artık. Hem de her seslenişinde. Ama bana sadece "anne" diyor. Çok kıskanıyorum. Evet evet bildiğin kıskançlık işte...

21 Mart 2012 Çarşamba

Dondurma yeme günleri başladı.



Türleri arasında sadece buz parmak ile magnum var yediğim. Diğer paketlenmiş dondurmalar pek bana uğramaz.

Buz parmağın üstüne koyu bir çizgi çekip hayatımdan çıkaralı 6-7 sene olmuştur herhalde. Neyse limonlu buz parmak muhabbeti bana acı verse de seviyorum, tadı damağımda hasret kaldıklarımdan… Ama inatla o günün acısına yemiyorum…

Magnuma gelince, tekli olanlar bazılarına ağır gelse de, bu bünye bitmesine yakın üzülür. O ağırlık hiç uğramaz bana. Bitmesine yakın o tahta çubuğu gördüğümde hüzünlenirim deli gibi. Sanki sonuncuyu yiyorum. 

Son zamanlarda altılı / çeşitlendirmeli paketlerinden alıyorum. Evet yaz kış alıyoruz ve yiyorum. Şef pek haz etmez. Akşam rica minnet ısmarlayayım dedim, yine yemedi:) Neyniş dondurma sevmezmiş. Bir kere bu dondurma öyle bir dondurma değil...
Eğer ki buzlukta varsa aklım hep o pakette olur. Birini yerim nefsimi köreltirim ama aklım hep ordadır. Neyse bir magnum için bu kadar yazılır mı diyeceksiniz ya, demeyin bence. Hem buzparmak, hem de magnum için sayfalarca yazabilirim.

Göbeğim benden iki adım önden gitse de kalori kısmına hiç takılmıyorum…

Artık tam anlamı ile her gün magnum yeme sezonunu açtım ben, hadi hayırlısı...

20 Mart 2012 Salı

Bahardan mı bilmem...

Kara kıştan sonra güneş diye diye getirdik baharı.

Bahardan mı bilmem, çok hızlı düşünmeye başladım. Bu hız iyi değil: ) Daha aklımdakini söze dökmeden yeni bir düşünce beliriyor kafamda. Şef'e göre tehlikeli işler peşindeymişim: ) Hadi hayırlısı...





19 Mart 2012 Pazartesi

Beni susturan çocuk...

Ben susup fotoğraflar konuşsa!!!






Bunlar bizim trenin rayları. Semih ile bu sıralar böyleyiz.

16 Mart 2012 Cuma

Çok güzel hareketler bunlar...

Dün, günün ve şimdiye kadarki zamanların en güzel hareketi Semih'ten geldi.

Akşam iş dönüşü kapıyı açan oğlum beni "gözlerimden öptü". Gözlerimden öperek karşıladı: )

Bunda ne var diyebilirsiniz ama bunda öyle çok şey var ki. İlk defa öptü gözlerimden. İlk defa sevgisini böyle ifade etti bana.

"Gözden öpülmenin bendeki anlamı çok başka."

O an neler hissettim yaz dense kelimelerle anlatamam... Kelime bulunmaz tarife...


Bunlar da Şef'in şirketten arkadaşının Bangladeş'ten getirdiği magnetler. Her gittiğimiz yerden magnet toplamaya meraklı bizler için: )

Sabah gördüm, içim açıldı. Gün güzel başladı vesselam: )

15 Mart 2012 Perşembe

Güzel sözler, güzel şeyler: )



Sabah tülleri kenara çekip camdan dışarıya bakan Semih'in dilinden dökülenler: )

-aaaaaaaa anne yağmur yağıyor... (şaşkınlığı ifade ediş şekli süperdi:))
-bende ses yok...
-anne sen şimdi nasıl işe gideceksin? (işte burda bittim)
-servis gelecek oğlum.
-söyle içeri girsinler, kapıdan alsınlar seni.

Not; Şapkalar Airport avm'nin alt katındaki oyuncakcıdan.




14 Mart 2012 Çarşamba

Bugün...


Bugün pek iyi bir gün değil. Belki de en iyi günlerin habercisi son huzursuz gün...



 Bugün bir kuş kadar özgür olacağımın günü...


Tadlarını damağımda hissederek mutlu olacağımın günü...



Yine Gent de huzuru bulacağımın günü...


13 Mart 2012 Salı

Oynamasını bilmeyen gelin.

Biraz uzun oldu ama umarım sıkılmazsınız…

Neyse, hani elindeki kıt imkânlarla harikalar başaran insanlar vardır ya, işte onlardan olamadığımdan onlara hayranımdır. bir şeyi yapacaksam illa ki tüm malzemeleri eksiksiz olmalı, yoksa hemen vazgeçiyorum, yapamıyorum elimdekilerle. Hep aklım eksik olan o şeyde kalıyor.

İşte ben böyle birkaç kişi tanıdım, bunlardan birisi Filiz.

Filiz ile üniversite için şehir dışına çıktığımda, yurtta aynı odaya düştüğümde tanıştım. Aslında daha önce annem, teyzemler tarafından annesi, teyzesi tanışıyormuş. Teyzemle teyzesi Almanya’da komşuluk filan etmişler. Ama öyle samimiyetleri yokmuş. Onlar da Çerkez. Hal böyle olunca daha bir kanım kaynadı o’na: ) İnsan gurbet ellerde kendini çok yalnız hissediyor, öyle tanıdık birine denk gelince de hazine bulmuş edası ile sarılıyorsun: )
Filiz çok maharetli bir kızdı. –hala öyle: ) - Çok da hanım. Çok da güzel.
Hani elindeki kıt imkânlarla her şeyi yapabilenlerden.

Yurtta yiyecek bir şey olmadığında, sadece undan hem ekmeğimizi hem de çorbamızı yapar, üstüne de o unu baharatlı hamur yapar, cips şeklinde akşama çay yanına atıştırmalık hazırlardı.
İzmit depremi sonrası, yurtta da sıkı para politikası başlamıştı. Önceleri bedava olan tüp, deprem sonrası para ile satılmaya başlandı biz öğrencilere. Evde 5 kız var, bir iki kere banyoya girince tüp bitiyordu. Haftada bir tüp alacak kadar da zengin değildik. Buna bile çözüm buldu Filiz. Mutfakta fırınlı ocak vardı. Fırın kısmı elektrik ile çalışıyordu. Henüz elektrik ve suya para almıyordu yurt yönetimi. Bir gün pazardan fırına sığabilecek büyüklükte alüminyum tencereyi kapmış gelmiş. Biz o koca tencereyi ne yapacağını düşünür dururken, Filiz tencereye suyu doldurdu ve fırının içine yerleştirdi. Su ısınınca da “bundan sonra saçlarınızı bu şekilde su ısıtarak yıkayacaksınız”, haftada bir de duş alacağız dedi: ) böylece tüp daha uzun dayanacaktı.

Bunun gibi nice çözümler üretti çeşit çeşit konularda. Her dışarı gezmeye/okula çıkışımızda “kızlar ağırlıklarınızı takının da yürüyün” derdi. Eğlenmesini de çok iyi bilirdi. her şeyi yerinde yapanlardan. İyi ki hayatımda olanlardansın.

Böyle tanıdığım kişilerden bir diğeri de annemin amcasının kızı. O’da öyleydi. Eğer ki evde pudra şekeri yoksa ve pudra şekeri ile bir şey yapması gerekse, hemen rondodan toz şekeri geçirir, un haline getirir, içine de güzel koksun diye vanilya eklerdi. Ben olsam pudra şekeri yok diye vazgeçerdim yapmaktan.
Şimdi bunları ne diye mi yazdım?

Okuyanlar bilir, dikiş makinesi aldım. Aldım almasına ama bir türlü ortaya doğru düzgün bir şey çıkaramadım. Geceleri gelmeyen uykum bile dikiş dikeceğim zaman gelir oldu: ) Hep en güzeli olsun peşinde olduğumdan yaptıklarımın ağzı gözü bir tarafa kaydı. Bunları fotoğraflayıp yayınlamayacağım tabii ki: ) Geçen gün çocuklara yatak örtüsü için pathwork yapayım diye kumaşları makasla kestim. Hepsini ölçerek kesmeme rağmen olmadı. Birinin dikişi diğerinin dikiş kısmına denk gelmedi. Ben de iki sıra diktikten sonra bıraktım. Bahanem de hazırdı, kesim panom-cetvelim ve döner bıçağım yoktu. Olsaydı hepsi bir ölçüde olacaktı. Şimdi bunları aldım. Bakalım neler olacak. Yoksa ben oynamasını bilmeyen gelin miyim???

12 Mart 2012 Pazartesi

İstanbul'un yüksek yerleri...


Sabah haberlerde "İstanbul'un yüksek yerlerine kar yağıyor" diye söylüyordu spiker, şimdi fotoğrafa bakıp bizim ne kadar yüksekte olduğumuzu düşünün: )))
Dünden beri yakamı bırakmayan baş ağrısı bugün inşallah geçer. Cumartesi sabahı nemli saçlarla aceleden kendini sokaklara atmanın cezasını ıkı gündür çekiyorum. Bu sabah da aynı baş ağrısı ile uyandım. Ve sayesinde pazartesi sendromu yaşıyorum.

Ve akşamdan beri hem fonda hem dilimde "karlı kayın ormanında yürüyorum geceleri".

9 Mart 2012 Cuma

Renkli haftasonları ve Semih diyalogları...


Geçen gün yüzüme krem sürerken, peşimde dolanan Semih efendi ile konuşmalarımız şu şekilde duyuldu;

-anne napıyorsun? neden sürüyorsun onu yüzüne? nedir o?
-krem sürüyorum işte, daha güzel olayım diye: )
-anne onlar saçmalık, inanma böyle şeylere...

Noluyoruz oldum. Ne saçmalık, neye inanmayayım? diye afallarken;

- "anne kremler güzel yapmaz insanı!" diye devam etmez mi?

Benim küçük, boyundan büyük laflar etmeye tam gaz devam ediyor.

Herkese renkli haftasonları...

8 Mart 2012 Perşembe

Hediye buzdolabı süsleri...


Bunlar da Semih'in doğumgününe gelecek misafirler için hazırladıklarım. Günün anısı kalsın istedim dolaplarının üstünde: )

















Önce çarşıdan alpaka kumaş aldım. Siyah tekstil kalemi ile Semih'in isteği doğrultusunda fil çizdim.         -Aslında niyetim Semih'in karikatüre edilmiş bir resmini çizdirmekti ama herşeyi son ana bırakan ben çizecek birini bulamadım.-
Altlarına da yazısını yazıp, kestim. Daha anlamlı yazı yazılabilirdi ama hiçbirşey aklıma gelmedi: (((
Önce kartonlara yapıştırmayı denedim olmadı. Oluklu karton bile çok ince kaldı. Tam boşverip vazgeçecekken Eda kesilmiş pleksileri gönderdi. Köşelerini de bizim imalattaki usta traşladı, biraz yuvarlak oldu köşeleri, böylece köşeleri kumaşı kesmedi. Pleksilere kesilmiş kumaşları yapıştırdım. Arkasına iki tane kömür mıktanıs yapıştırdım. Önemli olan yapıştırıcının sağlam birşey olması. Yoksa pleksileri mıktanıs tutmuyor. Çarşıdan aldığım uğur böceklerini de köşelerine kondurdum, tül keselere yerleştirdim.


Öyle aman aman matah birşey değil ama benim hoşuma gitti.

7 Mart 2012 Çarşamba

Kitaplar...


Dün elime ulaşan kargo paketi beni ne kadar mutlu etti tarifi yok. Kitap etkinliği çekilişinde baykuş gözüyle eşleşmiştik. Üç kitap arasından bir kitapmış ama bizde üç kitap arasından üç kitap oldu: )




Bana kendimi önemli ve özel hissettirdiğin kartın ile, gönderdiğin kitaplar için sana çok teşekkür ederim.








                                                                                                                              Bunlar da oğlumun, ucundan kıyısından da kızımın kitapları: )

6 Mart 2012 Salı

Masa örtüm: )

Yine blogları gezerken gördüm ama orda çocukların yatak örtüsünün üstü çeşitli çizgi film karakterleri ile donatılmıştı. Çok hoşuma gitmişti.

Semih'in de doğum günü yaklaşmıştı, ben de beyaz bir masa örtüsünün üstünü çocuklarımın sevdiği/istediği hayvan resimleri ile donattım. Bir iki gece uğraştım desem yalan olmaz. Çok severek yaptım. Bir de bitmiş halini çocuklarımın gördüğünde vereceği tepkiyi çok merak ediyordum: )

Tekstil kalemi ile çizdim, internetten çıktı aldığım çeşitli hayvan resimlerine baka baka. Kalem boyası yıkama ile de çıkmıyor. Güzel oldu sanki: )
Şimdi sıra fotoğraflarda: )