Sayfalar

29 Şubat 2012 Çarşamba

Semih'ce güzel bardak: )

Evde sıkmalık portakal olduğunda mutlaka sıkılır çocuklar için, ben üşensem de annem halleder bu işi.  

Bu sabah da portakallar sıkıldı.
Portakal suyu su bardağına doldurulurken, arkadan bir ses " anne ben güzel bardakta istiyorum!", Semih efendi su bardağında içmek istemiyormuş.

Çeyizimdeki kristal bardak takımının parçalarını saymazsak evimizdeki en güzel bardak bunlar. Semih bey de bundan istiyormuş, su bardağında su içilirmiş, siz biliyor muydunuz bunu: )




Belki tabak hoşlarına gider, oyun gibi olur da yumurta yerler umudu ile tabaklar hazırlandı. Hazırlandı ama yine yumurta ve peynir yenilmedi: (

27 Şubat 2012 Pazartesi

Odwalla, kış, hastalık... Hepsi bir arada...

Bu havalar beni/bizi mahvetti. Bir sıcak bir soğuk. Dengemizi bozdu. Çocukların ikisi de hasta. Çok üşütmüşler. Nerde/nasıl üşütmüşler belli değil. Biri elimde, biri belimde çok gezenti bir tip olsam anlayacam ama yok. Salya sümük, ateş içindeler. Hafta sonu olması gereken her plan yattı. Tüm hafta sonu evdeydik.
Televizyonda hangi kanalda olduğunu hatırlamıyorum ama odwalla diye bir cazz grubunun konser görüntüleri vardı. Semih bayıldı o gruba, isimlerini filan ezberledi. Şarkılara ritim tutmaya başladı. Ağzı açık izledi: )

Ben de ilk defa dinledim. Sanırım ODTÜ'de konser vermişler geçen günlerde. Çok hoşumuza gitti.

İşte burdan
Ve
İşte burdan dinlenilebilir...

Odwalla, 1989'da massimo barbiero tarafından kurulmuş ve 7 albümü ve 3 dvd'si bulunuyormuş. Henüz hiçbirini dinlemedik...
Grubu, marimba ve vibrafonda massimo barbiero ve matteo cigna yönetiyormuş. Tumbalarıyla, tamtamlarıyla ve çeşitli vurmalı enstrümanlarla çok güzel sahneleri var. İtalyan ritmleri giriyor araya. Afrika dansları ediliyor sahnede.


Güzel bir hafta olsun, hastalıksız ve evet evet bol güneşli: =)

24 Şubat 2012 Cuma

Unutulan anahtar, telefon, “baba” kitap ve çantadaki karnıyarık hayali: )

Bundan böyle sabahları işe gelmeden yapılan yemekler arasından karnıyarığı çıkardım. Biz ailecek çok severiz patlıcan yemeklerini, yazdan 10-15 kilo alıp karnıyarıklık-oturtmalık kızartıp, salata için de közleyip dondurucuya atarım. Bu sabahta dondurucudan kızarmış patlıcanları çıkartıp, bir güzel kıymasını soğanını kavurup tencereye dizdim. Pek bi güzel geldiler gözüme. Sabah açlığından olsa gerek. Neyse kahvaltı filan derken baktım işe geç kalınacak hemen apar topar giyinip çıkma telaşına düştüm. Daha site dış kapısından çıkmadan çantamın içinde anahtarımın, telefonumun ve kitabımın olmadığını fark ettim. Artık nasıl kendimi dışarı attım farkında bile değilim.
Şef işte tam bu anda; karnıyarık hayalini almışın ya yanına o yeter gibilerinden bir laf etti. O kadar mı belli etmişim, hissettirmişim: ) Hadi akşam olsun biran önce: ) Yanına da pilav, cacık, bir de olmazsa olmazlardan “şimdilik” 4 sandalyelik aile…






Bu buzdolabı süsünü yine blogları dolanırken gördüm, daha doğrusu bir blog linkini mail attığımda Eda gördü. "Hadi bana yap bundan" deyince, dün Eminönü sokaklarını arşınlarken tam da buna uygun keçe tarzı kumaş bulmuşken almamak olmazdı. Akşama yaptım ama renkleri farklı olabilirmiş, bu renkler pek göstermedi sanki.Eda yarın elinde olur,güle güle kullan: )

22 Şubat 2012 Çarşamba

"Azmak"-"kudurmak" fiilleri ve "baba" kitap

Sabrımın zorlandığı hatta dibine kadar gelindiği ama gerek su içerek, gerek derin nefes alarak, gerek oda oda gezerek kendimi sakinleştirdiğim bir akşam geçirdim dün. Semih ve Defne "kudurmak", "azmak" kelimelerinin karşılıklarını bire bir yaşatarak anlattılar. Hani bazen insan kendi çocuğuna bile zor dayanır ya, hakketten zor dayanıyor. Saat 18 den 22 ye kadar ne yapacaklarını şaşırdılar. Bir an düşünmedim değil acaba annem gündüz bunlara redbull filan mı içirdi. Nerden bulursunuz bu enerjiyi.

Şimdi sırasıyla yazıyorum. Başkasının evladı olsa ne kadar dayanır bir insan?

-Yemek yendi. illa çubuk makarna istiyorlarmış, hadi kırmayayım yapayım dedim, biri salçalı istermiş, diğeri salçasız. Hadi ayrı ayrı yaptım.
-Yemek yaparken Defne tabureyi çekip tezgaha çıkmak ister, artık kızmaya başlamışım, Semih ordan bağrınır, "anne yardıma geleyım mi" diye, ben de bana yardımdan bahsediyor sanıyorum, "kardeşime kızmana yardım edebilirim" cümlesi ile bendeki hayal kırıklığı...
-Yemekten sonra "anne hadi top oynalım"  Hadi aşağıdaki komşu henüz işten gelmemişken, -aşağıdaki komşunun, eve giriş çıkışlarını bize sorun, o derece takipteyim- biraz oynayalım dedik ve oynadık.

Şimdi sıralanmaya başlanıyor ve bu ıstekler 15 dakika ara ile başlıyor yatana kadar... Bu arada ben istekleri bitsin diye çeşitli şeyler sunuyorum. Resim yapalım, karagöz hacivat oynatalım, masal okuyalım vs...Ama ikisinin de umrumda değil.

-anne salatalık verir misin? veriyorum.
15 dk sonra
-anne muz verir misin? veriyorum
15 dk sonra
-anne elma verir misin? -birisi kabuklu yer elmayı, birisi kabuksuz.-evet bunu da yapıyorum.
15 dk sonra
-anne biraz bisküvi verir misin? yok diyorum.
15 dk sonra
-anne o zaman çucuk kraker de yiyebilir miyiz? bir iki tane veriyorum.
15 dk sonra
-anne şekerli su da içelim? şekerli su diye kandırarak normal su veriyorum.
15 dk sonra
-anne muzlu süt içebilir miyiz? sütlerini de içiyorlar.

Defne daha fazla dayanamadı kendi kendine yığılıp uyudu ama Semih tam gaz ilerlerken artık gözlerimdeki ateşi nasıl farkettiyse "anne artık yatalım mı?" ile son buldu gecemiz: )

Şimdi benimkilerin ayarı arada bir bozuluyor, rot balansa filan sokmak gerekiyor. Bu durum çok sık olmasa da benim sinirlerimi yerle bir etmeye yetiyor.



VE saat 22 sonrası, koltuğa çökmüş bir ben ve elimde "baba" kitabı, sen ne baba kitapmışsın. Ben şimdiye kadar nasıl okumamışım, filmini izlememişim. Şef ile kitapçıyı gezerken bunu okumadıysan oku mutlaka dediği için, pek de önemsemeyerek almıştım, hatta alırken kütüphaneye nasıl çaktırmadan koyarım düşüncem bile vardı, kırmamak için almıştım. Çünkü aklımda başka bir kitap vardı. Ama iyi ki almışım.
Zamanında fırtınalar estiren kitap, beni de nerelere götürüyor okurken. Sanki "baba" nın evinde/çevresinde olanları pencerenin kalın kırmızı kadife perdesinin arkasında izliyorum.

21 Şubat 2012 Salı

Bir dikiş makinasının bana ettikleri...

Bir arkadaşım var, ne zaman pasta-börek-çörek tariflerine baksak, "aldığı kadar un" yazan her tariften kaçar, "bu tarifi geç unun ölçüsü yok" der. Ben de gülerim, "bişi olmaz başla sen" derim.


Son iki üç gündür annemin hadi buna başla, bunu yap dediği model için "bu çok zor gözüküyor hadi başka model bulalım" modundayım. Resmen bunu yapamam diyorum. "yapamam" diye gözüm korkuyor.

Demek ki neymiş; sana kolay gelen başkasına zor gelebilirmiş, kimseye gülmemek gerekmiş. Kendini de çok matah birşey sanmamak gerekmiş. Her fotoğraftakine ben bunu yapabilirim diye atlamayacakmışın.

Bir dikiş makinasının bana öğrettikleri. Resmen silkeledi beni ama pes ettim mi, hayır...

Akşama ziyan olacağını bilsem de bu modeli biçip keseceğim. Hafta sonuna kadar da bitmiş olacak ama giyilebilir ama giyilemez, orası muamma: )

Bunları çok sevdim...


20 Şubat 2012 Pazartesi

Hafta Sonu karışığı...

Son zamanların benim açımdan en güzel yanı; artık çocuklarım kendi aralarında da muhabbet etmeye başlamaları. 

Arabada arkada ikisi konuşuyor;

- Mehmet, Mehmet,  (memet diyor ama olsun: ))
- Efendim.
- Geldik mi?
- yok daha gelmedik, çok var.
- Çok var değil mi anne: )

Bu çok hoşuma gitti. Gözlerim yaşardı: )


VE Semih, ilk düğün salonu macerasını daha doğrusu eğlencesini yaşadı dün akşam. Halamın oğlunun nişanına gittik ana oğul. Baba kızı da evde bıraktık. Semih dağıttı resmen: ) Davul zurna eşliğinde oynadı. Bir tarafının Çankırılı olduğunu belli etti: ) Halamın torunları ile pistten inmediler. Bu kadar eğlendiğini görmek çok güzeldi. 
Eve dönerken, taksiciye “gelin yoktu ama düğün çok güzeldi.” demesi de ayrı güzeldi. O kadar eğlencenin arasında beyaz gelinlikli kimsenin olmayışına dikkat etmesi hoşuma gitti.


Dikiş makinesi olayına değinmeden de geçmeyeyim: ) Kesinlikle çok zormuş, annemin yanında iki kumaş arasına lastik geçirerek toka yapmaya benzemiyormuş: )
Mutlak önlüğü diktim. Çok ama çok amatörce oldu ama vakko’ nun “lütfen bizimle çalış” diye uğraştığı annem bile ilk iş olarak beğendi. Hocama da beğendirdim kendimi ya ölsem de gam yemem: )
Cuma akşamı çocukları uyuttuktan sonra başladım, biçtim, kestim, Diktim. Tersten dikince bir şey yok, her şey normal gözüküyor ama düzünü çevirince olmuyor. Çıldırdım tabii. Kesin bir yerde bir hata yapıyorum ama nerde? Gece iki gibi bitti ama hala orası düzelmedi. Annemi arasam gecenin ikisi olmaz. Zor sabah ettim, Sabahın yedisinde hemen aradım, anne koşşş, bu olmadı: ) Yaptığı tek şey makasla köşeye kesik atmak oldu. İşte ben bunu akıl edememiştim. Neyse böyle böyle alaylı olarak yetişeceğim…


Televizyon ile olan ilişkime aracılık eden Behzat Ç. yine yalan oldu. Son iki haftadır kaçırıyorum, isyanlardayım…


Ve son olarak, kısıtlı zamanlarda güneşi görüp kendini cimlere yayan Avrupalıları gördükçe artık dalga geçmeyeceğim, hak veriyorum artık onlara: =)
Karı kışı seven ben bile güneşe hasret kaldım…


Ve günün dalgınlığı ile son vereyim; şirket telefonum çalıyor, ahizeye uzanıyorum ve elimle kulağıma götürmeden “efendim” diyorum. İkinci çalma sesini duyunca uyanıyorum…

İşte son zamanlarda böyle dalgınım. Bunun gibi saflıklarım çok sıklaştı.

17 Şubat 2012 Cuma

Her genç kızın rüyası...



Hani "her genç kızın rüyası Zetina dikiş makinası" diye reklamlar vardı ben küçükken... Ben de her ne kadar Zetina olmasa da aynı işi gören Pfaff dikiş makinama kavuştum.



Nerden başlasam yazmaya bilemedim heyecandan. En sonunda kavuştum, sanki son model bir arabaya yada şömineli evime kavuşmuş gibi hissediyorum. O derece beni mutlu etti.

Normalde çok ama çok sabırsız biriyim, her ne kadar bu yönümden pek haz etmesemde birşey yapacağım zaman acaip heyecanlanıyorum. Sabırsızlanıyorum, hemen olsunlar peşine düşüyorum. Hani böyle kılı kırk yaranlardan, bin türlüsünü düşünenlerden, sık eleyenlerden hiç olamadım. Öyle olduğum anda tüm hevesim gider ve o işi yapmam. Bu defa öyle olmadı, buna kavuşmak için Şef tarafından bu sabırsızlığım biraz daha törpülensin diye bekletildim, bekletildim, bekletildim... Tamm bir buçuk aydır bekliyorum. Her sabah/akşam onun mail kutusuna düşen "hadi yarın gidelim", "hadi bugün alalım" iletileri biraz yordu sanırım o'nu da. Artık hevesim kaçmasın diye mi, artık bana bulaşmasın diye mi bilinmez ama bu sabah bu karda kışta gittik aldık. Artık geceler sabah olmasın: )




Bu kadar hevesten sonra alınan makinayı da oraya kadar gitmişken, Fatih Karadeniz pidecisinde pide yiyerek kutladık: )

16 Şubat 2012 Perşembe

Şiştt sakın kalkma

Yine bloglar arasında gezerken rastladığım ve çok hoşuma gitse de böyle bir masaya sahip olduğumuzda olabilecekleri düşünerek-gülümseyrek baktım ekrana...

 


"bak kalkarken haber ver"
"şişştt sakın kalkma bak düşerim"
"bak beni kızdırma hemen kalkarım"

muhabbetleriniz hoş olsun: )

14 Şubat 2012 Salı

Kırmızı kalp kurabiye...

Dışarıda her yer kırmızı kalpler ile süslenmişken, bunları yapmamak ayıp olurdu: ) Bu işe de burnumu sokmasam olmazdı değil mi?




  

Şef yine işten geç geldi, ben de mutfağa girdim, çocuklar ile yapması, eğlenmesi çok güzeldi taa ki arkamdaki kıkırdamalara bakana kadar, bir de ne göreyim, halının ortasına oturmuş benim iki bızdık, ellerinde pudra şekeri kutusu, birbirinin başından aşağı, tüm halı bembeyaz. Normalde çıldırmam bağırmam lazımdı ama yapmadım. Hiç keyiflerini bozmadım. Ben de aldım yerden pudra şekerlerini onların tepesinden dökerek eğlencelerine ortak oldum. Ama eğlence de bir yere kadar, işim bitince mutfağı öylecene bırakıp kapısını kilitledim. Onlarla temizlik/toparlama kısmını düşünemiyorum bile.: )


Bu hamurdan iki tepsi kurabiye çıkıyor, çok bereketli. Ve kesinlikle tek kişi ile yapılacak iş değil. Bir de çocuklarla yapılmamalı: ) Tek tepsinin üzerini kapladım, diğerini boş boş yedirdim. Hani sabrım yetmedi daha fazlasına. İşi ehline vermek lazımmış. Çocukların doğumgünü dışında pek yapabileceğim şey değilmiş.
Fotoğraf çekim konusunda da berbatım: (

13 Şubat 2012 Pazartesi

İsveçlinin, Norveçlinin olurda?

Bu blogda rastlamıştım buna birkaç hafta önce. Norveçte yaşayan, 4 çocuklu ve çalışmayan bir annenin bloğu. İlgiyle yaptıklarını takip ediyorum.
Bizim çocukların neyi eksik dememle renkli bant aramaya koyulmam aynı anda oldu ama oturduğum yerden aramalarım pek başarılı olmadı. Hobi malzemeleri satan dükkanlarda vardır ama onları da gezme şansım yoktu. Yine netten bir sticker-etiket-bant yapan bir firma buldum. Bu google olmasa naparmışım bilmem. Firma çalışanı yada sahibi bey ile konuştuk ettik. Bant nerde bulursunuz bilmem ama onun yerine yerine bunun gibi  renkli ve  istediğiniz şekilde, istediğiniz ebatlarda baskı yaparız stickerlara dedi. Fiyatı da sudan ucuz olunca tamam dedim, yaptılar.








Biraz maket bıçağı ile kesmesi zor oldu, çocuklar etrafında fır dolanınca. Bunu yapıp, yeter dedik ve bıraktık. Ve kesinlikle çocukların uyuduğu bir vakitte yapılmak üzere artık tren yolu, normal yollar, uçak pisti filan yapımı bu akşam ve sonraki akşamlara kaldı.

10 Şubat 2012 Cuma

Dans ayakkabısı.




Kış günlerinde içimi ısıtacak bol danslı, bol müzikli, bol eğlenceli bir hafta sonu istiyorum: )


İşte bu da bu tam Defnelik: )

Nasıl ayırt edersiniz?



Semih'in hayvan sevgisi bir başka, maket hayvalarını fortoğraftaki köpekli çantasına doldurur ve gittiği heryere üşenmeden taşır. Gittiğimiz yerden ayrılırken de sayarak geri koyar çantasına.
Leopar mı, çita mı, kaplan mı? Kitapçıların birinden aldığımız bilindik-bilinmedik hayvan resimlerinin olduğu, altlarında da isimlerinin yazıldığı reklam amaçlı bir kitapçık var. Hiç elinden düşmez. Gece yatarken bile on kere gösterir, sorar bıkmadan. Doğum günü hediyesini bile ordan sipariş verdi ananesine. Küçük hayvanlarının arasında "okapi ve dinazor" yokmuş. Onları istiyormuş. Annem bir an okapi ne der gibi oldu ama çabuk toparlandı Semih karşısında. Yoksa dilinden kurtulana aşk olsun. Ananem bilmiyor diye dolanır. Ona göre onun bildiği herşeyi herkesin bilmesi gerekiyor. Bilmediği birşey olduğunda da çaktırmadan sessizce kulağıma fısıldar bu ne demekti diye.


Şimdilerde herkese kendince leopar ile kaplan arasındaki farkı anlatıyor. Çita işin içine girdi mi biraz karışıyor kafası. Sallama yönetime geçiyor direk. Bir çok insan gibi leopar ile çitayı Semih de ben de karıştırıyoruz. Ondan hiç çitaya bulaşmıyor-uz anlatırken. Leoparın üstündekiler yuvarlak benek benek, kaplanın üstündekiler çizgili olurmuş. Aradaki fark buymuş. Geçen sonbaharda Köln hayvanat bahçesini gezerken Şef böyle birşey söylemişti. O günden beri leopar ile kaplan arasındaki fark bu. Bu arada kesin yukarıda birşey var, hem ben hem kaplan kafamızı yukarı diktiğimize göre: )  






9 Şubat 2012 Perşembe

Zeytinli açma...


Böyle sabahlara uyanmak beni zinde tutuyor. Tülleri kenara çekip, akşamları caddenin ışıkları odayı loş yaparken, yataktan dışarıyı izlemeyi seviyorum. İşte o anlarda kafamda bin türlü şey dolanıyor. Şef her zaman der, sen birşey düşünme, sonunda bana hep o şeyler patlıyor: ) Bu defa Şef'e iş düşürmeyecek şeyler düşündüm desem de çocukları giydirmek sabah o'na kaldı: ) Aklımda sabaha zeytinli açma, poğaça, yemek ve saçlarıma çekeceğim fönü düşünerek yattım. Saati de sabah 04,30 a kurmuştum. Geç yattığımdan mı yorgun yattığımdan mı bilinmez uyandığımda sabah ezanı okunuyordu. Normalde yataktan fırlamam lazımdı, aklımdaki işleri yapabilmek için birkaç saatim kalmıştı. Yatsam mı diye düşündüm biraz daha ama eğer ki yatsaydım bütün gün şirkette aklıma "acaba kalksam yetiştirebilir miydim?" sorusu dolanacaktı. En iyisi kalk yetiştiği yere kadar yap dedim, kalktım ve çocuklar için sıcacık poğça ile zeytinli açma yapmaya koyuldum. Hamurun mayası gelene kadar da yemeğimi yaptım. Birkaç gündür yemek olayını anneme satmıştım, iki çocukla bir de yemekle uğraştığı için üzülsem de bazen mecbur kalabiliyorum. Mantarlı tavuk sote pişmeye koyuldu ve o sırada da mayası gelen hamur "hadi" demeye başladı. "Hadi bana şekil ver". Bu zeytinli açma tarifini dün blogların birinde rastladım. O kadar çok blog dolandığım oluyor ki nerde hangisine bakmıştım unutuyorum. O anda çıktısını aldım aldım tarifin yoksa bir daha bulamıyorum zaten.  Bu malzemelerden iki tepsilik hamur çıkıyor. Ben birini zeytinli açma, diğerini de boş poğaça şeklinde yaptım. Çocuklar arasına çikolata sürüp de yiyebiliyorlar.



Hamuru için; 2 su bardağı ılık süt, 1 paket yaş maya, 3 çorba kaşığı şeker, 1 çorba kaşığından biraz az tuz, 1 su bardağı yağ, iki yumurta akı(sarılarını ustune surdum). Aldığı kadar un.

Mayayı süt ile eritip, diğer
malzemeleri karıştırp, cıvıkcana bir hamur yaptım. 1 saate yakın mayası geldi. Küçük parçalar alıp, içine bir parça katı yağ ile biraz yuvarlayıp, avuç içimde açtım, içine de biraz zeytin ezmesi sürdüm, açma şeklini verip 200 derece de üstü kızarana kadar pişirdim.
Kalan diğer hamuru da yuvarlayıp, peşine aynı derecedeki fırına verdim.


Pişmiş hali daha bir güzel sanki:) Yanına da mis gibi çay, bizimkiler beğendi. Afiyetle...



8 Şubat 2012 Çarşamba

Mısır, Karakış, Hediyelerim

Havalar beni seviyor. Bir türlü kış gitmek bilmedi, güneş arada bakıp kaçıyor ama ben halimden pek bi memnunum. Severim hem de çok severim kış aylarını, yaz çocuğu olmama rağmen. Bahar havaları da bir derece ama yazla aram hiç iyi değildir. Terler insan bir kere, işte bu yüzden bile sevilmemeyi hak eder yaz. Yazarken aklıma “susuz yaz” filmi geldi. Hülya Koçyiğit ile Erol Taş oynuyordu, hatta Hülya Koçyiğit'in sinemadaki ilk filmiydi yanlış hatırlamıyorsam. Neyse nerden aklıma düştüyse film. Yazdan bahsediyordum, eğer ki havuz kenarında yaz günlerimi geçireceksem belki bir nebze çekilebilir ama bu kış havası varya insanı kendine getirir. Lahana gibi giyinirsin. Dışarıda yanakların pembeleşir, ellerin üşür. Çayın tadına daha iyi varırsın. Hep hareket etmek istersin… Miskinlik çökmez üstüne.


 Neyse bu kadar havadan bahsetmek yetti. Bizim Mısır yolcumuz döndü çok şükür. Dediği ilk laf  “sen sanırım 30 yıl daha gidemezsin oralara” o derece pismiş. Fotoğraflarda da belli oluyor zaten. Piramitlerin oralar bile içler acısıymış. Şefin farklı ülkeleri geze geze midesi de gözü de fazla genişlemiş. Hiç etkilenmiyor adam. Benim için belki bir hafta sonu sadece belirli yerleri görmek için gidebiliriz dedi. Ben de büyük sözü dinlerim. Artık hafta sonuna razı olayım.





Mısır bavulundan bana çıkan iki üç hediye de bunlar. Küçük mavi taşlara bayıldım. Güzel fotoğraflayamadım ama çok güzeller. Hatta becerikli birisi olsa onlardan kolye bile yapabilir. Piramitlerin orda fotoğraf çeken adam vermiş. Muhtemelen fotoğraflarını çektiği kişilere veriyordur.

Ve,

Yine Semih ile annemin güldürücü-düşündürücü bir muhabbeti;

—Anane saat kaç?
—Beş olmuş.
—Acaba annem çıktı mı işten? Bu karda otobüsler de çalışmaz. Nasıl gelecek annem?
























7 Şubat 2012 Salı

Kötü rüya...

Zorunlu olan her şeyden hiç haz etmiyorum, buna eğitim de dâhil. Mesleki eğitimden dolayı akşamları eğitime katılma zorunluluğum var ve bu beni çileden çıkartıyor. Neden akşam da gündüz değil, neden kendi özel saatimden iş için olan bir eğitim için fedakârlık yaptırıyorlar.
Allahtan kısa süreli de içimde titreşip duran telleri biraz sakinleştirebiliyorum.

Neyse gece acayip kötü yada kötü demeyeyim de etkileyici bir rüya gördüm. Aslında sebebini biliyorum, dün çok sevdiğim ama bir o kadar da beni yıprattığı için -benim de payım var bunda tabii ki – o’na “sana hakkımı helal etmiyorum” dediğim içindi o rüya. Rüyamda o’nu da gördüm. Dedim ki “ Ayşegül bu hak helal etmeme durumu sana göre değil, et gitsin ne hakkın varsa herkese”. Bu kadar etkileneceğimi bilmiyordum ettiğim bu laftan. Kime ne hakkım varsa en küçüğünden en büyüğüne kadar helal olsun. Benim de artık rüyalarımdan bi çekilin: ) Bi rahat bırakın ya: )

Bu rüyanın etkisinden kurtulmak adına servise binmedim. Servis ile 5 dakikada şirkette oluyorum, otobüs dolandığı için 10-15 dakika daha uzun sürüyor ve bu sürede müzik dinleyebiliyorum. Hem de durağa kadar yürüdüğümde o soğuk havanın yüzüme sert rüzgarın etkisi ile çarpışını hissetmek beni canlandırıyor. Bindik otobüse ve mp3 de Gülay’dan “Yeşil başlı telli turnam” çalmaya başladı. E hani etkisinden kurtulacaktık rüyanın. Dinlemeyeyim değiştireyim dedim. Bu arada şefe de rüyamı anlatıyorum bir yandan. Hâlbuki aynı anda iki işi yapabilenlerden değilim. Başka şarkıya geçeyim dedim. Bu defa da Fuat Saka’dan “ciğerparem” çalmaya başlayınca, dedim ki bu gün senin günün değil.

Yine de daha gün yeni başladı, günü kendi tarafıma çevirmeye kararlıyım: )

Yazıyı Semih ile komik konuşmalarımızdan biri ile bitireyim, kesin günün geri kalanına etkisi olur;

--Defne'ye- kızım yapma, kızım yapma. Herhalde 10 defa soylemısımdır.
Peşimden Semih;
-Anne anlamıyor işte kardeşim, ne diye yapma diyorsun bu kadar?



6 Şubat 2012 Pazartesi

Gülerek başlamalı haftaya....

Herkese mutlu haftalar olsun.  Nasıl başlarsan öyle gider haftan....

Sabah blogları okurken farkettim MİM olayını.Laleninbahçesi mimlemiş. Bir ara bloglar arasında, henüz ben okuyucu iken çok yaygındı. Son zamanlarda hiç denk gelmemiştim. Benim de ilk mimim bu olsun bakalım. Teşekkürler Lale abla: )

Hafta sonunun da nasıl bu kadar hızlı geçtiğini anlamıyorum. Hafta içi geçmez, hafta sonu anında biter: (


Sence çok anlamlı bir söz; O kadar anlamlı sözler var ki, hangisini yazsam diye düşündüm ama o anki ruh halime göre seveceğim sözlerin sevgi derecesi-bana hissettirdiği anlam da değişiyor: ) Şu an sevdiğim, anlamılı bulduğum söz; "kimseyi çözmek için alt yazıya gerek yok, herkes kendini belli ediyor"
Makyajında olmazsa olmazın; allık. Kişinin duruşunu bile değiştiriyor.
Uyguladığın güzellik tüyosu nedir; gerek duymadığımdan yok yazıyorum ama gerçekten yok.
En sevdiğin çiçek; ortanca.
Nefret ettiğin bir şey; İş hırsı olan insanlar, yada hırsı olan insanlar diye genelleyeyim.
En çok sevdiğin iltifat; çok güzelsin: )))
Favori kitabın; Doğunun Limanları.
Sana görünüş olarak yakın bulduğun ünlü; bilemedim şimdi.
Herkesin sevdiği ama senin sevmediğin bir ürün; Küçük mutfak el aletleri adı altındaki herşey.
Şu an en çok almak istediğin kozmetik ürünü; yok... Kozmetik ürünleri ve bu sektör ile pek ilgim yok...

Hadi Ülkü istersen sen de başla sıralamaya: )

3 Şubat 2012 Cuma

Bahçeli eviniz varsa





Aslında başlığa "bahçeli evim olsa" yazacaktım ama ben bile bazen sıkılıyorum kendimden o olsa, bu olsa, şöyle olsa, böyle olsa muhabbetimden. Ondandır "bahçeli eviniz varsa"! Bunları bulup buluşturun, yapıp edin çocuklarınıza sunun. Hayır bahçeli evim olsa kesin yapardım : )))

Bu sitede dolanırken rastladım bunlara.

Aslında benim hayalim  trambolin ama bunlardan çeşitleme de yapılabilir: )